Giriş
Bazı isimler birer insan olmaktan çıkar, bir dönemin aynasına dönüşür. İşte son dönemde Dünyaca tartışılan ABD’li Jeffrey Epstein (1953-2019) böyle bir isimdir. Mesleki hayatına öğretmen olarak başlamış ve daha sonra finansör, iş insanı, çocuk-cinsel istismarcısı (pedofilist), seri tecavüzcü ve insan kaçakçısı olmuştur. Servetinin kaynağı kadar ilişkilerinin derinliği de muammadır.
Gökdelenlerin tepesinde, özel jetlerin kabininde ve kapalı kapılar ardındaki davet sofralarında gelişen hayatı bir hapishane hücresinde son bulmuştur. Öldüğünde geriye yalnızca yarım kalmış bir dava değil, yarım kalmış sorular bırakmıştır. Dolayısıyla Epstein Olayını bir skandal mı ya da skandaldan fazlası olarak mı değerlendirmek gerekir?
Ben bu olaya analitik, sorgulayıcı ve hukuki boyutu merkeze alan bir çizgide yaklaşmaya çalışacağım? Çünkü olayın merkezinde “elitleşme ve imtiyazlar meselesi” vardır. Azami kar ve maksimalist iktidarlaşma hırsı, sınırsız haz istemiyle birleştiğinde, insanı getirdiği son nokta bu olaydır. Bu sermayeciliğin ve iktidarcılığın musibetidir.
Jeffrey Epstein’in 2019’daki ölümü, yalnızca bir ceza dosyasının kapanması değil; küresel güç ağlarının, ayrıcalıkların ve hesap vermezliğin tartışmaya açılmasıdır. Bu olayı bireysel suçların ötesinde; sistemsel imtiyazlar, siyasi bağış ağları, finans dünyası ve medya ilişkileri üzerinden değerlendirilmesi gerekir. “Bu bir istisna mı, yoksa bir yapısal sorunun semptomu mu?” sorusu değerlendirmemizin ana ekseni olacaktır.
1. İktidarın Görünmeyen Ağları
Elitleşme Türkçe dilinde “seçkinleşmek” demektir. İktidar, güç olmaktır. İmtiyazlı olmak, sıra dışı, üstün ayrıcalıklara sahip olmaktır.
Modern siyaset sosyolojisinde genellikle Vilfredo Pareto (1848-1923) “Elitler Teorisinin” kurucusu sayılmaktadır. Pareto, toplumun her zaman bir “yönetici elit” ve “yönetilen kitle” olarak ikiye ayrıldığını savunmuştur.
Gaetano Mosca (1858-1941) “Siyasi Sınıf” teorisiyle bu teoriyi desteklemiştir. Ona göre her toplumda azınlık bir grup çoğunluğu yönetir.
Daha sonraki dönemlerde, Amerikalı sosyolog C. Wright Mills de bu geleneği sürdürerek, 1956 tarihli "Güç Eliti” adlı eserinde, modern Amerikan toplumunda gücün ekonomi, siyaset ve ordudan oluşan üç büyük kurumsal alanda yoğunlaşmış, birbirine sıkı sıkıya bağlı bir elit grupta toplandığını ileri sürmüştür.
Aslında “elitleşme, iktidarlaşma, devletleşme ve uygarlaşma” iç içe geçmiş girift ilişkiler ağı ve yarattığı sorunlar yumağıdır. Erken antik uygarlıkların mitolojilerinde ve “tanrılar” arası ilişkilerinde benzer sıra dışı ayrıcalıklı ilişkilere rastlamak mümkündür. Yunan mitolojisindeki Zeus’un meşhur sıra dışı ilişkileri günümüze kadar anlatıla gelmektedir.
Modern uygarlıklar çağının güç elitlerinin birbirini koruyan sosyal ağları; davetler, bağışlar, vakıflar, düşünce kuruluşlarıdır. Güç, çoğu zaman yüksek sesle konuşmaz; fısıldar ve o fısıltı, yalnızca davetlilerin duyabildiği bir dildir. Bu dilde karşılıklı çıkarlar gizlidir. Bu ağın en temel örgüsü “güç ve çıkarlar”dır. Bu ağ temelde komplo, hazlar, zevkler, zaaflar ve şantaj ilişkileriyle örülmüştür.
Epstein’ın çevresi, siyasetçilerden iş insanlarına, akademisyenlerden kültür figürlerine kadar uzanan bir ağdır. Bu ağ, yalnızca tanışıklıklardan ibaret değildir; karşılıklı çıkarların, teslimiyet ve biatların, suskunlukların ve imtiyazların ördüğü bir koruma zırhıyla kaplıdır. Yani günümüzdeki “Ağ toplumu” içinde güç ve dokunulmazlık ilişkisinin somut bir örneğidir.
2. Elitler Hukukun Üstünde Bir Sınıf mı?
“Ghislaine Maxwell Davası” “Epstein Davasının” üzerine örülen zırhın çatlaklarını gösterdi, ama bütünüyle kırabildi mi? Kuşkusuz ki hayır. Şimdi bir soruyla yüzleşiyoruz: Güç, hukukun üzerinde mi; yoksa hukuk, gücün sınırlarını çizebilecek kadar bağımsız mı olmalıdır?
Antik Yunan’dan gelen “Hubris Sendromu (Güç Zehirlenmesi)” kavramıyla olayın hukuki boyutunu sorgulayalım. Hubris sendromu, kişinin güce kavuştuktan sonra kendisini “tanrısal” bir noktada görmesi, gerçeklikten kopması ve aşırı özgüvenle hata yapmaya başlamasıdır. Günümüzde buna "Hubris Sendromu" denilmektedir; iktidar hırsının sarhoşluğa dönüşmüş halidir.
2008’de yapılan tartışmalı anlaşma, sıradan bir sanığın hayal bile edemeyeceği türdendi. O anlaşma yalnızca bir hukuki metin değildi; kamu vicdanında açılan bir yarıktı. Hukukun terazisi kimin için? Tartışmasını güncelleştirmektedir. Hukuk sisteminde eşitsizlik algısı: Zengin ve güçlü için farklı, sıradan yurttaş için farklı mı işliyor? Adaletin terazisi herkes için eşit midir? Adalet satın alınabilir mi? Yoksa bazı isimler, o terazinin kefesine görünmez ağırlıklar koyabilir mi?
ABD’nin başlıca federal soruşturma ve istihbarat kurumu olan “Federal Bureau of Investigation” dosyaları açtı, kapattı, yeniden açtı. Ama kamuoyunun zihnindeki dosya hâlâ açık. Kamuoyunda bir güven krizi oluşmuş durumda. Davada adı geçenlerle ilişkili ülkelerde de durum daha da vahim görünmektedir.
3. Medya ve İmaj Yönetimi
Skandallar çağında yaşıyoruz. Her gün yeni bir ifşa, yeni bir şok. Fakat bazı hikâyeler uzun süre görünmez kalabiliyor. Bu görünmezlik tesadüf mü, yoksa tercih mi? Gündem dediğimiz şey, bazen gerçeğin üzerini örten kalın bir perdeye dönüşüyor. Perde aralandığında ise çoğu zaman dikkatimiz başka bir sahneye kaymış oluyor.
ABD başta olmak üzere ilgili ülkelerdeki ana akım medyanın uzun süre dosyayı sınırlı işlemesi. Kriz iletişimi, itibar yönetimi ve “hikâye kontrolü”, skandalların gündemden düşme hızı ve dikkat ekonomisi medya elitlerinin “algı yönetimindeki” rolünün bir sonucudur. Medya elitleri, siyasi ve ekonomi güç elitleriyle uzlaşarak toplumun nasıl düşüneceğini şekillendirebilmektedir.
4. Küresel Elitler ve İmtiyaz Rejimi
Bir zamanlar imtiyaz, soylu bir soyadından ibaretti. Bugün ise küresel finans ağlarına, bağış zincirlerine ve uluslararası ilişki haritalarına dayanıyor. Modern Küreselleşme çağında sınır aşan sermaye ve ilişkiler yaşamımızın her alanına hâkim.
Küreselleşme, sermayeyi sınırların ötesine taşıdı. Ama aynı zamanda sorumluluğu da belirsizleştirdi. Güç, artık tek bir ülkenin yasalarına sığmayacak kadar hareketli. Çok uluslu ve küresel ekonomik elit ağlarının ulusal hukuk sistemlerinden daha hızlı hareket etmesi yeni sorunlar yaratmaktadır.
İmtiyazların aristokrasiden finans kapitale devredilmesi “İmtiyaz” kavramının tarihsel dönüşümü olarak değerlendirilebilir. Epstein olayı bu yüzden yalnızca bir ceza dosyası değil; çağımızın imtiyaz rejiminin bir sembolüdür.
5. Komplo Teorileri ile Meşru Sorgulama Arasında Müphemleştirme
Bu dosya etrafında sayısız spekülasyon üretildi. İddialar, karşı iddialar, karanlık anlatılar… Doğrulanmış bilgiler ile spekülasyonların iç içe geçtiği belirsiz ve bulanık bir alan oluşmuş durumda. Fakat tehlike burada başlıyor: Gerçek olan sorular, abartılı iddia ve senaryoların içinde eriyip gidiyor.
Eleştirel düşünce ile komplo anlatıları arasındaki ince çizgi, asıl soruyu kaçırmamak gerekiyor: Bir insan, bu kadar iddia ve şüphe arasında yıllarca nasıl korunabildi? İşte bu güç ağları ve ilişkiler sistemini sorgulamak gerekir.
6. Demokrasi ve Hesap Verebilirlik Sınavı
Bireysel veya grupsal-sınıfsal düzeyde de olsa “güç yoğunlaşması” başlı başına bir insanlık sorunu. Güç yoğunlaşmasının demokratik sistemlere etkisinin en iyi örneği karşımızda. Şeffaflık mekanizmaları, bağımsız yargı ve basın özgürlüğü birçok açıdan tartışmalı durumda.
Skandalın, yalnızca bireyleri değil sistemi tartışma fırsatı sunması önemli. Şimdi sormak gerekir? Gerçek imtiyaz, servet mi; yoksa hesap vermeme gücü mü? Ahlak, etik veya dini inançların içerdiği kıstaslar ve ölçüler elitler arası ilişkilerde geçerli değil midir? Napoléon Bonaparte’ın (1769-1821) düşünme biçimine atfedilen “memurlar için ahlak, yoksullar için din” sözü elitlerin gerçek düşüncesi midir?
Napoléon’un dine bakışı daha çok toplumsal düzeni sağlama aracı yönündeydi. Ona göre:
- Din, özellikle alt sınıfların düzen içinde kalmasına yardımcı olur.
- Ahlak ve disiplin ise devlet görevlileri için zorunludur.
- İnançtan ziyade toplumsal istikrar önceliklidir.
Bu söz, elitler için dinin ve ahlakın ideal değil, işlevsel (pragmatik) bir araç olarak görüldüğünü yeterince ima etmiyor mu?
Sonuç: Bir İsimden Daha Fazlası
Belki de bu hikâye, tek bir kişinin suçlarından ibaret değildir. Belki de mesele, o suçların hangi sistem içinde büyüyüp serpildiğidir. Dolayısıyla Epstein olayı, tekil bir suç hikâyesi değil; küresel güç mimarisinin kırılgan noktalarına açılan bir pencere olarak okunabilir.
Gerçek imtiyaz nedir? Servet mi? Ün mü? Yoksa hesap vermeme gücü mü? Gücün (iktidarın) doğası nedir? Mutlak kötülük müdür? Güç yoğunlaşmasının ahlakı ya da etiği olur mu? Sorular, sorunlar devam edecektir.
Epstein adı tarihe bir skandal olarak geçecek. Ama onun gölgesi, daha uzun süre güç, adalet ve etik tartışmalarının üzerinde dolaşacak.
Ve biz, her yeni skandalda aynı soruyu sormaya devam edeceğiz: Sorun kişiler mi, yoksa onları mümkün kılan düzen midir?
Kaynakça
Mills , C. W. (1956/Ekim 2017). The power elite/İktidar seçkinleri. (Ü. Oskay, Çev.) Oxford University Press/İnkılâp Kitabevi.