Neoliberal Küresel güçlerin Suriye’den sonra İran’a yönelik başlattığı savaşla uzun vadede amaçlanan hedefler nelerdir?

Aslında gerçekleştirilmek istenen şey çok boyutlu sistemli bir küresel dönüşümdür. Keza yürütülen savaş küresel güçlerin; bölgesel-toplumsal yapıları, uzun vadeli çıkarları lehine yeniden biçimlendirme mücadelesidir. Bu temelde İran’a karşı yürütülen strateji yalnızca askeri değil; ekonomik, ideolojik ve teknolojik boyutları olan çok katmanlı bir düzenleme girişimidir. Dolayısıyla bugün tartışılan “Şii Hilali” ve ona karşı şekillenen “Sünni kuşak”, aslında küresel sistemin Batı Asya toplumlarını neoliberal düzene göre yeniden yapılandırma projesinin iki farklı aracına dönüşmektedir.

Bu tabloyu anlamak için bölgeyi yalnızca devletler üzerinden değil, daha derin bir toplumsal çerçeve üzerinden okumak gerekir. Holistik Toplum Analizi Modeli, tam da bu noktada bize önemli bir analiz imkânı sunar. Bu modele göre toplumlar yalnızca siyasi kurumların toplamı değildir; aynı zamanda toplumsal ruh, toplumsal zihniyet, sosyal ilişkiler ağı, toplumsal örgütlenme biçimleri ve iktidar elitlerinin durumu gibi birbirine bağlı katmanlardan oluşan organik yapılardır. Dolayısıyla küresel güçlerin bölgeye yönelik stratejileri de yalnızca devletleri değil, bu katmanların tamamını dönüştürmeyi hedefler.

İran’da Ulus-Devlet İnşası ve Devlet Kimliği

Modern siyasal düşüncede ulus-devlet, belirli bir ulusal kimlik etrafında örgütlenmiş ve siyasal egemenliğini bu kimliğe dayandıran devlet biçimini ifade etmektedir. Ancak tarihsel gelişimi incelendiğinde İran devlet yapısının klasik ulus-devlet modelinden kısmen farklı bir karakter taşıdığı görülmektedir. İran, tarihsel olarak geniş coğrafyalara hükmeden imparatorluk geleneğinin mirasını taşıyan ve çok sayıda etnik, kültürel ve dilsel topluluğu bünyesinde barındıran bir siyasal yapıya sahiptir. Bu nedenle İran’da ulusal kimlik ve devlet ilişkisi, homojen bir ulus temelinde değil, daha çok tarihsel süreklilik, kültürel miras ve siyasal otorite etrafında şekillenmiştir.

İran’da ulusal kimlik üç şeyin karışımıdır: Medya-Aryan Uygarlığı, Şiilik ve Aryan Devlet Gelenegidir. Devlet ideolojisi; dine dayalı “İran milliyetçiliğidir”.

İran’ın nüfusu çok etnisitelidir. Büyük gruplar şunlardır: Farslar (~%50 civarı), Azeri Türkleri (~%20-25), Kürtler (%10 üzeri), Araplar, Beluçlar, Türkmenler, Gilak ve Mazenderan halklarıdır.

İran’da modern anlamda ulus-devlet anlayışının kurumsallaşması özellikle 20. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bu süreçte merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi, ortak bir ulusal kimliğin inşası ve Farsçanın devlet dili olarak kurumsallaştırılması gibi politikalar belirleyici olmuştur. Bununla birlikte İran toplumsal yapısının çok etnikli ve çok kültürlü niteliği, ulus-devlet modelinin klasik biçimiyle yerleşmesini zorlaştırmıştır. Bu durum İran’ı, modern ulus-devlet kurumlarını benimsemiş olmakla birlikte tarihsel imparatorluk mirasını ve çok katmanlı toplumsal yapısını koruyan özgün bir devlet modeli olarak varlığını sürdürmesine olanak sağlamıştır.

İran’da İktidar-Devlet Elitleri Geleneği

İran siyasi-iktidar geleneği tarihsel olarak kökeni Medya-Aryan seçkinlerinin bölgede gerçekleştirdiği dominasyona kadar uzanmaktadır (MÖ 1600-500). Geleneksel olarak devlet elitleri; dini-ruhbanlar ile savaşçı-soylulardan oluşmaktadır. Vastryalar, çiftçi-esnaf üreticiler ekonomik güçlerdir.

Savaşçı-soylular (Mariyannu, Rathaestar /Kshatriya/ Keyaniler) koruyucu gücü temsil etmektedir.

Dini-ruhbanlar (Magular/Athravanlar), “kutsal bilgi ve ritüel gücü” temsil etmektedir. Dini ruhbanların en yüksek mertebesi “Magu Paiti (Ruhbanların efendisi, babası)” olarak adlandırılmaktadır.

Antik Medya-Aryan geleneğinde Magu sınıfı, aslında klasik bir ruhban sınıfından ziyade, toplumun "bilgi ve kutsal tekelini" elinde tutan, merkezi otoriteyle (Kral) sürekli bir gerilim ve iş birliği içinde olan heterarşik bir güç odağıydı. İktidar genellikle "Kılıç" (Askeri/Kral) ve "Asa" (Ruhani/Magu) arasında bölüşülürdü.

Medlerde Magular, sadece bir kabile değil, devletin işleyişini belirleyen bir denetim mekanizmasıydı. Kralın meşruiyeti, Maguların onayına bağlıydı. Bir Magu tarafından kutsanmayan veya ritüeli yönetilmeyen bir kral, halk ve ordu gözünde "ilahi korumadan yoksun" sayılırdı. Magular saray bürokrasisinin içinde olsalar da kendi iç hukukları ve gelenekleriyle özerk bir yapıya sahiptiler. Bu durum, merkezi krallığın içinde "devlet içinde devlet" diyebileceğimiz bir heterarşik denge yaratıyordu.

Med Kralı İştü-megu/Astiyages (MÖ 585-550) döneminde savaşçı elitlerden olan Persli I. Kuraş (Yak. MÖ 625- 580) ve Medli komutan Harpagos’un öncülüğünde gerçekleştirilen darbe ile Medya-Aryan elitlerinde iktidar “savaşçı elitlere (Khşathriyalara)” geçmiştir.

Pers-Hakhamaniş hanedanlığı döneminde (MÖ 550-330) siyasi-devlet kuramlaşmasının en yüksek mertebesi “Xşhâyathiya xşhâyathiyânâm”; Part-Arsaki Hanedanlığı döneminde (MÖ 247-MS 224) “Şehinşah (Şahlar Şahı)” olarak devam ettirilmiştir.

Ancak Sasaniler döneminde iktidar yine dini-ruhban olan mobedlere geçmiştir. Sasaniler Döneminde (MS 224-651) bu unvan “Mobedi Mobedan (Mobedlerin Mobedi / Başrahip)” olarak yeniden adlandırılmıştır.

Safevi Devleti (1501-1736)-Osmanlı İmparatorluğunun bölgesel hakimiyet mücadelesinde “Şii-Sünni Kuşaklar” oluşmuştur.

Safevilerin son dönemindeki kaosu bitiren Nadir Şah aynı zamanda dini-ruhban elitlerinin iktidarına son vermiş ve Avşar Hanedanlığı’nı (1736-1796) kurmuştur. Böylece İran coğrafyasında askeri-soylu elitlerin iktidarındaki ardışık hanedanlar dönemi başlamıştır; Avşar Hanedanlığından sonra Zend Hanedanlığı (1751-1794) ve Kaçar Hanedanlığı (1794–1925) kurulmuştur. Bunlar Şii-İslami inancına sahiptiler. Bu hanedanlıklar etnik köken olarak; Avşarlar Türkmen (Afşar Boyu), Zendler Kürt-Lori, Kaçarlar Türkmen (Kaçar Boyu) ve Pehleviler Mazenderanidir.

İran’da Modern Ulus Devlet Sürecine Geçiş

İran’da Pehlevi Hanedanlığı (1925-1979), 1925 yılında askeri bir lider olan Reza Şah Pehlevi’nin meclisi ikna ederek Kaçar Hanedanı’nı devirmesiyle başlamıştır. Monarşik Pehlevi Hanedanlığıyla İran modern ulus-devletler sürecine dahil edildi.

“İran” kavramını “ērān” formuyla, siyasi ve coğrafi bir terim olarak resmi unvanında ilk kullanan hükümdar, Sasani İmparatorluğu'nun kurucusu I. Ardeşir Babakan'dır (M.S. 224-242). Bastırdığı paralarda ve yazıtlarda kendisini şu unvanla tanımladı: "ērān mazdēsn šāhān šāh (İranlıların Mazda'ya tapan Şahlar Şahı)”. Buradaki “Ērān” terimi, köken olarak Avesta dilindeki “Arya (Airyanam)” kelimesinden türemiştir. Ardeşir, bu terimi etnik bir aidiyetten ziyade, siyasi bir birliğin adı olarak kullanmıştır.

Modern İrani Ulusal Kimlik İnşası:

Sasaniler; Medler, Persler ve Partlardaki daha gevşek, yerel hanedanlara dayalı, birbirinden kopuk kabileleri ve inançları tasfiye ederek ortak bir "İranlılık (ērānīh)” potasında eritmeye çalıştılar. Bu, modern ulus-devlet öncesindeki en güçlü "proto-milliyetçilik" örneklerinden birisidir. Bu isimlendirme sürecinde Magu sınıfı (özellikle Kartir gibi figürler) ideolojik mimarlık yapmış; dini ve devleti "İran" potasında birleştirerek toplumsal bütünlüğü sağlamışlardır.

Modern anlamda bir ulus-devlet ve uluslararası bir siyasi kimlik olarak "İran" kavramlaştırması, iki ana aşamada gerçekleşmiştir: biri 19. yüzyıldaki entelektüel uyanış, diğeri ise 1935 yılındaki resmi isim değişikliğidir.

Entelektüel Dönüşüm: 19. yüzyıla kadar Batı dünyası bu coğrafyayı antik Yunan'dan gelen bir mirasla "Persia" olarak biliyordu. Ancak Kaçar Hanedanı döneminde, Batı'daki ulusçuluk akımlarından etkilenen aydınlar, ülkenin kadim köklerine (Sasanilere ve Ahamenişlere) dönme ihtiyacı hissettiler. Aydınlar, "Pers" isminin sadece bir bölgeyi (Pars/Fars) temsil ettiğini, oysa "İran" isminin tüm etnik unsurları (Farslar, Kürtler, Azeriler, Beluçlar, Türkmenler vb.) kapsayan bütünsel bir üst kimlik olduğunu savundular. Bu dönemde "İranlılık" (ērānīh), dini bir kimlikten ziyade siyasi ve kültürel bir aidiyet olarak yeniden kurgulandı.

Resmi Devlet Kararı: Modern, merkeziyetçi ve seküler bir ulus-devlet kurma hedefindeki Rıza Şah Pehlevi, 1935 yılında Milletler Cemiyeti'ne (bugünkü BM) bir nota göndererek ülkenin dış dünyadaki adının "Persia" yerine, yerel dilde her zaman kullanılan "İran" olarak değiştirilmesini talep etti.

Rıza Şah, "Persia" isminin gerilemiş ve sömürgeleşmiş bir geçmişi çağrıştırdığını; "İran" isminin ise modernleşen, birleşmiş ve köklerine sahip çıkan yeni bir devleti temsil ettiğini düşünüyordu.

İran’ın son şahı Muhammad Reza Pehlevi (1941-1979), Batı yanlısı, modernleşmeci ve otoriter bir yönetim kurdu. ABD ve Batı ile güçlü ilişkiler içindeydi. SAVAK adıyla kurduğu özel istihbarat kurumuyla bütün muhalif kesimleri kontrolü altında tutmaya çalışıyordu.

Muhammad Reza Pehlevi, Batılı petrol şirketleriyle 1954’te imzalanan “Consortium Agreement”i 1973’te resmen sonlandırdı ve yeni bir düzenleme yaparak petrol sahaları üzerindeki kontrolü büyük ölçüde devletin ulusal petrol şirketine (NIOC) devretti. Bu sayede İran hükümeti petrol üretimi, keşfi, yatırım ve satış üzerinde daha güçlü söz sahibi oldu; yabancı şirketler sadece petrolü satın alan taraf olarak kaldılar.

Ancak Reza Pehlevi’nin bu yaklaşımı, dışarda 1973 Küresel Petrol krizine neden oldu. İran içinde ise petrol gelirlerinin hanedanlık iktidarını güçlendirme lehine kullanılması beklenen toplumsal refahı yaratmamıştır.

Ülke içinde ekonomik eşitsizlikler artmış, Şah’ın uyguladığı hızlı modernleşme ve batılılaşma, geleneksel ve dini kesimlerde rahatsızlığa yol açmıştır. Şahlık rejiminin baskısı devlete, siyasal muhalefete ve medyaya üzerinde artmıştır.

Şah’ın baskılarına karşı İslamcılar, liberaller, sol gruplar ve öğrenci hareketleri bir araya gelerek rejime karşı geniş çaplı bir koalisyon oluşturdular. Bu koalisyonun lideri dini-ruhani elitlerin tarihsel geleneğinden gelen Ruhullah Humeyni (1902-1989) olmuştur ve halkta yaygın destek bulmuştur.

1977-78’de ekonomik daralma ve işsizlik gibi sorunlar ortaya çıktı ve halkın öfkesini tetikledi. Şah rejimi, toplumun geniş kesimleri nezdinde “Batı’nın bir aracı” olarak görülmeye başlandı. Bu algı, rejime güveni sarsarken Humeyni liderliğindeki tarihsel “dini-ruhban elitlerin” iktidar meşruiyetini güçlendirdi.

Küresel düzeyde İran’daki Pehlevi iktidarının yaratığı 1978-89 Küresel Petrol Krizi ve Sovyetler Birliğinin İran’daki sosyalist hareketlenmeleri güçlendirme riskine karşı NATO “İslami Darbeyi” desteklemeyi tercih etmiştir.

“İran İslami Devrimi”, bu ekonomi-politik gelişmelerle birlikte uzun süreli baskı, eşitsizlik ve siyasi muhalefetin örgütlenmesinin sonucuydu; devrimin başarılı olmasında Humeyni’nin liderliği, dini-ruhban sınıfın tarihsel mirası, NATO’nun desteği ve farklı toplumsal grupların birleşmesi etkili olmuştur. Bu devrimle İran elitleri içindeki iktidar tekrardan “dini-ruhani elitlere” geçmiştir. Maguların Antik Şehri “Ragha” günümüzdeki “Tahran” yine merkezi konuma gelmiştir.

İran İslam Cumhuriyetinde kimlik sadece ulus üzerine değil, din üzerine de kuruldu: Şiilik ve devrim ideolojisi dini-ideolojik bir kimliğe dönüştü. Yönetim biçimi “Seçimli teokratik cumhuriyet” olmuştur.

Yasama organları: “Velayet-i Fakih (Dini Lider)”, “Liderlik Uzmanlar Meclisi (Majles-e Khobregan-e Rahbari)” ve İslami Şura Danışma Meclisi’dir (Majles-e Shurâ-ye Eslâmi).

Yürütme; 4 yılda bir halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yürütülmektedir.

Liderlik Uzmanlar Meclisinin seçtiği Dini Lider, cumhuriyetin en üst ve yetkili kişisidir. Liderlik Uzmanlar Meclisinin üyeleri (8 yılda bir), İslami Şura Danışma Meclisinin üyeleri ve Cumhurbaşkanı halkın seçimiyle belirlenmektedir (4 yılda bir).

İran’da “sınırlı rekabetli parti sistemi” mevcuttur, reformistler, muhafazakârlar ve devrimci muhafazakârlar sınırlı da olsa partileşmiştir. “Şehir Konseyleri” ve “Belediye Başkanlığı” adıyla zayıf yerel yönetim sistemi bulunmaktadır.

Bu tarihsel arka planı ve güncel durumu niçin özetledik? Savaş sürecinde devlet içindeki elitlerin iktidar değişimine ilişkin önemli ip uçlarını yakalayabilmek için. Savaş, iktidardaki elitlerin “dini-ruhbanlar” ile “savaşçı-soylu” elitleri arasındaki iktidar çatışmasını tetikleyecektir. Savaşçı-soylu devlet elitleri radikal dini-ruhani elitlerden oluşan imtiyazlı-devlete karşı geleneksel bir darbe gerçekleştirebilir.

Mezhepsel Kuşakların Jeopolitiği: Şii Hilali ve Sünni Dolunay

ABD-İsrail ve İran çatışması esas olarak İran İslam Devriminden sonra ABD-İsrail’in bölgede hegemonyasını ve neoliberal yayılmasını hızlandırmaya başlamasıyla derinleşti.

Tarihsel olarak İslam’ın erken döneminden itibaren Şii toplulukların yoğun olduğu alanlar modern siyasette “Şii Hilali” olarak adlandırılmıştır. “Şii Hilali”, İran’dan başlayan ve şu bölgeleri kapsayan bir kuşak olarak tanımlanır: İran (Şii çoğunluklu), Irak (özellikle güney ve orta bölgeler), Suriye (çoğunlukla Nusayri / Şii gruplar), Lübnan (Hizbullah ve Şii topluluklar), Bahreyn (Şii çoğunluk ama Sünni monarşi), Yemen (Husiler).

Terim esas olarak 2003 Irak işgali sonrası ve ABD’nin Batı Asya stratejisi çerçevesinde popülerleşti. Amaç, İran’ın bölgesel nüfuzunu gösteren bir kuşak olarak tanımlamaktır. Bu nedenle Şii Hilali coğrafi ve stratejik bir kavram olarak kullanılmaktadır. Son yirmi yılda Batı Asya jeopolitiğinde en çok konuşulan kavramlardan biri “Şii Hilali”dir. Ancak bu hat yalnızca askeri veya siyasi bir ittifak değildir. Aynı zamanda belirli bir ideolojik ve toplumsal örgütlenme modelinin de taşıyıcısıdır.

Dini-ruhban elitin İran İslam Devrimiyle oluşturduğu iktidar ve toplumsal modelin merkezinde devrimci ideoloji, milis ağları ve bölgesel direniş söylemi yer alır. İran’ın oluşturduğu bu ağ, kısa sürede bütün kontrol dışı muhalefeti tasfiye etmiş ve bastırmayı başarmıştır. Ancak Irak’la uzun savaş sürecinde ve sonrasında içteki iktidarını güçlendirince büyük ölçüde özerk bir bölgesel yapı üretmiştir. Şii-İslami hegemonya üzerinden bölgesel yayılmasını ilerletmiş ve bölgesel güç olmaya başlamıştır.

İran’da 1990-2005 yılları arasında Akbar Hatemi ve Muhammed Hatemi Cumhurbaşkanlıkları döneminde “piyasa odaklı reformlar ile devlet kontrolünün karışımı” sınırlı neoliberal entegrasyon gerçekleştirildi. Ancak Mahmud Ahmedinejad döneminde devletin kontrolü tekrar güçlendirildi ve neoliberal entegrasyon durduruldu.

Mevcut durumda devlet içindeki Dini-Yüksek Liderliği piyasaya müdahaleyi sınırlamakta; ABD ve BM yaptırımları uluslararası entegrasyonu engellemekte; Devletin petrol ve enerji sektöründe hâkimiyeti sürümektedir. İşte bu noktada küresel sistem açısından temel sorun ortaya çıkmaktadır: İran, kontrol edilemeyen ve sistemle tam uyum göstermeyen bir güç merkezi konumundadır.

Bu nedenle son yıllarda buna karşı alternatif bir jeopolitik mimari şekillenmektedir. Bölgedeki bazı aktörler tarafından desteklenen ve küresel sistem tarafından teşvik edilen “ılımlı Sünni kuşak” ya da bazı stratejik analizlerde ifade edildiği gibi “Sünni dolunay”, İran merkezli radikal direniş hattını dengelemeyi amaçlayan bir düzenleme girişimi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu yeni Sünni kuşak; Körfez ülkeleri, Türkiye, Mısır, Suriye ve bazı bölgesel aktörlerin farklı düzeylerde dahil olduğu daha pragmatik ve küresel ekonomik sistemle uyumlu bir siyasi hattı temsil etmektedir. Böylece Batı Asya’da mezhepsel farklılıklar yalnızca dini bir ayrım olmaktan çıkarak küresel düzenin jeopolitik araçlarından biri haline gelmektedir.

Büyük Güçlerin İran Hesabı

Batı Asya’daki (Ortadoğu) bu dönüşüm yalnızca Batı ile İran arasındaki bir gerilim olarak da okunamaz. Keza Küresel güçlerin İran’a yönelik yaklaşımları arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır.

ABD ve Batılı aktörler için İran meselesi büyük ölçüde neoliberal sisteme entegrasyon sorunudur. İran’ın devrimci ideolojisi ve bölgesel milis ağları, küresel neoliberal düzenle tam uyum göstermemektedir. Bu nedenle uygulanan yaptırımlar ve diplomatik baskılar aslında İran’ı tamamen ortadan kaldırmaktan çok, onu sistem içinde daha öngörülebilir bir aktöre dönüştürmeyi hedeflemektedir. Bunu da Birleşik Arap Emirlikleri, Sudi Arabistan, Mısır, Suriye vb. ülkelerde yaptığı gibi devletlerdeki iktidarı “muhafazakâr-ılımlı İslami elitlerle” kontrol edilebilir hale getirmeye çalışacaktır.

İsrail ile İran arasındaki çelişki hem ideolojik hem de jeopolitik bir çatışma üzerinden şekillenmiştir. Akademik olarak bu çatışma, “Bastı Asya’daki stratejik düşmanlık” ve “İran-İsrail eksen çatışması” olarak tanımlanır. 1950-1970 yıllarında Şah dönemi İran, ABD müttefiki olarak İsrail ile gizli iş birliği yapmıştır. Ancak İran İslam Devrimi (1979) İsrail’i “gayri meşru işgalci devlet” olarak tanımladı. Siyonizm’i ret ederek Filistin’deki Hamas ve Hizbullah gibi grupları desteklemeye başladı. Dolayısıyla İsrail: İran’ı ideolojik-varoluşsal tehdit olarak görmektedir.

Bu temelde İran’daki potansiyel güçlerden hangileri Batının bu hedefine uygun güçlerdir:

Pehlevi Hanedanlığının varisi olan Reza Pehlevi, seküler ve demokratik bir siyasi duruşu öne çıkarmaktadır. Geleneksel olarak “soylu-elitlerin” devamcısıdır. İran’daki reformist ve muhafazakâr kesimleri kendi öncülüğünde birleştirme potansiyeline sahiptir. Azerilerde de ılımlı bir Şii-İslami anlayış mevcuttur. Kürtler de Sünni-İslami anlayış hakimdir ve genellikle seküler yaklaşmaktadırlar. Beluciler de Sünni-İslami inanca sahiptir. Türkmenler ise Sünni’dir. Öte yandan Araplar ve çoğunluklu nüfus olan Farslar Şii’dir.

Bu durumda Batılı neoliberal güçler; geleneksel Pehlevi Hanedanlığı liderliğinde, Azeri, Kürt, Beluci ve Türkmen elitlerinden oluşan bir yapılanmanın şekillenmesini kuvvetle muhtemeldir ki destekleyeceklerdir. Bu durumda İran’daki rejim biçimi bu denkleme göre çoğulcu olarak yeniden düzenlenebilir.

Rusya’nın yaklaşımı ise daha farklıdır. Moskova, İran’ı Batı’ya karşı stratejik bir denge unsuru olarak görmektedir. Ancak bu destek sınırsız değildir. Rusya için önemli olan şey İran’ın tamamen çökmesi değil; bölgesel güç dengelerinde kendisine alan açan bir aktör olarak varlığını sürdürmesidir. Dini-liderlik rejimini sonuna kadar desteklemeyi çıkarlarına uygun görmeyebilir.

Çin’in yaklaşımı ise daha pragmatik ve ekonomik temellidir. Pekin yönetimi İran’ın küresel sisteme tamamen entegre olmasına ilkesel olarak karşı değildir. Asıl önceliği, enerji güvenliği ve ekonomik projelerdeki çıkarlarının korunmasıdır. Çin açısından İran, Kuşak ve Yol girişiminin önemli bir jeo-ekonomik halkasıdır. Dolayısıyla Pekin, ideolojik çatışmalardan ziyade ekonomik istikrarı ön planda tutmaktadır.

Sonuçta tüm güçler İran’ın “dini-lider rejiminin değişmesinde” ortaklaşabilir. Ancak bu diğer kontrol dışı hareketlere taviz verme anlamına gelmeyecektir. Zaten yürütülen savaş halkların özgürlük savaşı değildir daha çok egemen elitler arası iktidar ve çıkar çatışmaları ve savaşıdır.

Yüksek Teknoloji ve Asimetrik Savaşın Yeni Çağı

Batı Asya’daki güç mücadelesinin en dikkat çekici yönlerinden biri de savaş stratejilerinin geçirdiği dönüşümdür. Günümüzde yürütülen savaşlar klasik anlamda simetrik cephe savaşları olmaktan giderek uzaklaşmaktadır.

İnsansız hava araçları, yapay zekâ destekli istihbarat sistemleri, siber operasyonlar ve hassas güdümlü silahlar savaşın doğasını kökten değiştirmektedir. Bu yeni savaş biçimi asimetrik bir karakter taşımaktadır. Artık daha küçük aktörler bile yüksek teknoloji sayesinde büyük güçlere karşı etkili operasyonlar gerçekleştirebilmektedir.

İran’ın bölgesel stratejisi bu asimetrik savaş modeline önemli ölçüde dayanır. Milis ağları, füze programı ve insansız hava araçları gibi araçlar, İran’ın sınırlı ekonomik kaynaklarına rağmen bölgesel etkisini artırmasını sağlamıştır. Ancak aynı zamanda bu durum küresel güçlerin de savaş stratejilerini yeniden şekillendirmesine yol açmaktadır.

Yüksek teknolojiye dayalı savaş sistemleri yalnızca askeri alanı değil, siyasal karar alma süreçlerini de dönüştürmektedir. Artık savaşlar uzun süreli cephe çatışmaları yerine hızlı, noktasal ve yüksek teknolojili operasyonlar üzerinden yürütülmektedir.

Savaş yalnızca askeri bir olgu değildir; aynı zamanda toplumların örgütlenme biçimlerini, ekonomik yapısını ve siyasal kültürünü de yeniden şekillendirir. Yüksek teknoloji çağında savaş, toplumsal sistemlerin tamamını etkileyen çok katmanlı bir süreç haline gelmektedir.

Yeni Bir Bölgesel Düzen mi?

1979 yılında İran Petrolleri kaynaklı Küresel Ekonomik Kriz, neoliberal düzene geçişin startı olmuştur. Bugün Batı Asya’da yaşanan gelişmeler aslında daha büyük bir dönüşümün işaretlerini vermektedir. Küresel sistem, bölgedeki güç dengelerini yeniden düzenlemeye çalışırken mezhepsel hatları, ekonomik entegrasyonu ve teknolojik üstünlüğü aynı anda kullanmaktadır.

Şii Hilali ile Sünni kuşak arasındaki rekabet, yalnızca bölgesel bir mezhep gerilimi değildir. Bu rekabet, küresel düzenin Batı Asya’daki toplumsal ve siyasal yapıları yeniden şekillendirme sürecinin bir parçasıdır.

Holistik Toplum Analizi bize şunu hatırlatır: toplumlar yalnızca devletlerden ibaret değildir. Onlar aynı zamanda tarih, kültür, kimlik ve ilişkiler ağıyla şekillenen organik yapılardır. Bu nedenle dış müdahalelerle kurulan jeopolitik dengeler kısa vadede etkili olsa da uzun vadede toplumların kendi iç dinamikleri belirleyici olmaya devam eder.

Batı Asya’nın geleceği de büyük ölçüde bu dinamiklerin nasıl şekilleneceğine bağlı olacaktır. Çünkü bölgenin kaderini belirleyecek olan yalnızca büyük güçlerin stratejileri değil; aynı zamanda bölge toplumlarının kendi toplumsal ruhunu, zihniyetini, toplumsal teşekkül ağlarını, sistemlerini ve siyasal yönelimlerini nasıl yeniden kuracağıdır. Bu noktada farklılıkların adil ve demokratik entegrasyonuna (bütünleşmesi) dayalı bir toplumsal barış hayati önem taşımaktadır.