Dünyaya baktığımızda savaşları görüyoruz.
Sınır kavgalarını,
Din üzerinden büyüyen çatışmaları,
Etnik kimlikler üzerinden körüklenen öfkeyi,
Her gün yeni bir kriz, yeni bir kutuplaşma...
Peki gerçekten insanlar mı birbirine düşman?
Bu sorunun cevabını bulmak için çok da düşünmeye gerek yok. Mardin'e, Şanlıurfa'ya ya da Hatay'ya bakmak yeterli.
Çünkü bu şehirlerde yüzyıllardır farklı diller konuşuluyor.
Farklı inançlar yan yana yaşıyor.
Farklı kültürler aynı sokakları, aynı çarşıyı, aynı hayatı paylaşıyor.
Türk, Kürt, Arap, Süryani..
Müslüman, Hristiyan, Ezidi...
Hepsi aynı şehirlerin insanı.
Bugün dünyanın birçok yerinde "birlikte yaşamak" üzerine konferanslar düzenleniyor, raporlar hazırlanıyor, zirveler yapılıyor.
Oysa bu toprakların insanı bunu yüzyıllardır sessizce başarıyor.
Mardin'in dar sokaklarında ezan sesiyle kilise çanı birbirini bastırmıyor.
Şanlıurfa'da aynı sofraya oturan insanlar birbirine önce hangi dili konuştuğunu sormuyor.
6 Şubat depreminde Hatay'da ya da diğer illerde enkazın başına koşan insanlar, kurtaracakları kişinin hangi inanca mensup olduğunu merak etmedi.
Çünkü halkın vicdanı, kimliklerden önce insanı görüyor.
Bu coğrafyanın en büyük zenginliği de burada saklı.
Komşuluk,
Paylaşmak,
Birlikte yaşamak..
Acıyı ve sevinci ortaklaştırmak..
İnsanlar bunu biliyor.
Peki o zaman bunca kavga neden yaşanıyor?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Çünkü halkın gündelik hayatında çoğu zaman olmayan ayrışmalar, siyasetin diliyle büyüyor.
İnsanlar yıllarca aynı mahallede huzur içinde yaşarken, seçim dönemlerinde ya da siyasi tartışmaların yoğunlaştığı zamanlarda birbirine şüpheyle bakıyor.
Oysa aynı insanlar dün de komşuydu.
Bugün de komşu.
Yarın da komşu olmaya devam edecek.
Değişen halk değil.
Değişen, topluma sunulan dil oluyor.
Tam da bu yüzden;
Halk, siyasetçilerin peşinden sürüklenen bir kalabalık olmamalı.
Tam tersine, siyasetçilerin yönünü belirleyen asıl irade halk olmalı.
Ne yazık ki biz çoğu zaman bunun tersini yaşıyoruz.
Siyaset ne söylerse onu tartışıyoruz.
Siyaset kimi hedef gösterirse ona mesafe koyuyoruz.
Siyaset hangi gündemi önümüze getirirse onun peşinden gidiyoruz.
Oysa olması gereken bunun tam tersidir.
Halk, siyasetçiye yön vermelidir.
Toplum, siyasetçiden kavga değil çözüm istemelidir.
Ayrıştıran değil birleştiren bir dil talep etmelidir.
Farklı inançları, farklı dilleri ve farklı kimlikleri birbirine rakip gösteren anlayış bu topluma hiçbir fayda sağlamıyor.
Çünkü siyaset, halktan aldığı güçle vardır.
Eğer halk, barışı önceleyen bir siyaset isterse; siyaset de buna uyum sağlamak zorunda kalır.
Ama halk, kutuplaştıran dili sorgulamazsa, ayrıştıran siyaset kendine her zaman alan bulacak.
Bu nedenle sorumluluk sadece siyasetçilerin omuzlarında değildir.
Bizim de omuzlarımızdadır.
Sandığa giderken,
Konuşurken,
Paylaşım yaparken,
Komşumuza bakarken..
Kimin barıştan yana, kimin gerilimden yana olduğunu iyi ayırt etmek zorundayız.
Çünkü bu topraklar bize çok önemli bir şey öğretiyor.
İnsanlar farklı olabilir.
Dilleri, İnançları da farklı olabilir.
Ama aynı şehirde, aynı sokakta, aynı sofrada huzur içinde yaşayabilirler.
Bunu yüzyıllardır başardılar.
Sonsuza denk de başarabilirler.
Yeter ki halkın kurduğu barışı, kimsenin siyasi hesaplarına kurban etmeyelim.
Çünkü bu ülkenin gerçek gücü; aynı ezanı, aynı çanı, aynı türküyü ve aynı gözyaşını paylaşabilen insanlarının ortak vicdanıdır.
Belki de artık yapılması gereken, halkın yüzyıllardır kurduğu kardeşliği koruyacak bir siyaset istemektir.
Çünkü barışı siyaset kurmadı.
Bu topraklarda barışı hep halk kurdu.
Ve onu yine halk koruyacaktır.
Vesselam..