Rivayet bu ya; bir memlekette bir kral yaşarmış. Günün birinde, adı konulamayan bir uyarıcı çıkagelmiş ve kralı uyarmış:

“Yakında öyle bir yağmur yağacak ki, bu sudan içen herkes aklını yitirecek. Sen sakın içme.”

Yağmur yağmış.
Halk içmiş.
Ve memleket topyekûn delirmiş.

Kral içmez. Bir süre her şey yolunda gibidir. Ama kısa sürede fark eder ki akıllı kalmak bir meziyet değil, bir noksan sayılmaktadır. Söyledikleri anlaşılmıyor, kararları garipseniyor, davranışları şüpheyle karşılanıyordur. Artık sarayda fısıltılar dolaşır:

“Kral delirmeye başladı…”

Oysa kralın söyledikleri mantıklıdır ama mantık artık ortak dil değildir. Kralın davranışları ölçülüdür fakat ölçü değişmiştir. Delirenler çoğunluk olduğu için delilik norm hâline gelmiştir. Böylece akıllı kalan kral da 'anormal' sayılmaktadır.

Hikâyenin asıl kırılma noktası burada başlar. Kralın sorunu artık hakikatle ilgili değildir. Sorun, iktidarla ilgilidir. Çünkü iktidar, haklı olmaya değil; kabul görmeye dayanır. Önünde basit ama ağır bir tercih vardır:

Ya aklını koruyup tahtını kaybedecektir
ya da tahtını korumak için aklını yitirmeyi göze alacaktır.

Kral başta biraz dirense de sonunda yağmurdan içer.

Aklını yitirir.
Ve tahtını korur.

Bu hikâye tek bir kültüre ait değildir. Doğu’da, Batı’da, tasavvufta, felsefede, edebiyatta farklı adlarla, farklı imgelerle defalarca anlatılmıştır. Kimi yerde su olur, kimi yerde şarap; kimi yerde kral vardır, kimi yerde bilge; ama tema hiç değişmez: Delilik yaygınlaştığında, akıllılık sapma sayılır.

Bugünün dünyasında manzara çok farklı değildir. Hakikatin ölçüsü artık gerçeklik değil, çoğunluğun kanaatidir. Kanaat ise çoğu zaman bilgiyle değil, tekrar ve telkinle şekillenir. Bir düşünce ne kadar sık tekrar edilirse, o kadar gerçek zannedilir. Ne kadar çok kişi aynı yanlışı savunursa, o yanlış o kadar ‘doğru’ kabul edilir.

Popüler dizilerden birinde söylenen şu cümle bu durumu berrak biçimde özetler:

“Gerçeklerin bir kıymeti yok. Genel kanı neyse onu yaşıyoruz.”

Yine sosyal medyada sıkça paylaşılan ve Schopenhauer’e atfedilen çok hoş bir söz vardır:

“Bir kişi böyle davransa deli derdik; ama herkes böyle davrandığı için buna toplum diyoruz.”

Söz ona mı ait emin değilim ama anlattığı şey tam olarak budur: Kalabalık, yanlışı doğruya dönüştürmez; sadece normalleştirir.

Nietzsche’nin ‘sürü ahlakı’ eleştirisi de bu durumu tarif ediyordu. Ona göre toplum, kendisini rahatsız eden hakikatleri söyleyenleri dışlar; çünkü hakikat, konforu bozar. İnsan, çoğu zaman doğru olanı değil, kendisini huzursuz etmeyecek olanı seçer. Böylece toplumsal düzen, gerçeğin üzerine değil, ortak bir yanılsamanın üzerine kurulur. Bu yanılsamaya itiraz eden kişi ise ‘tehlikeli’, ‘marjinal’ veya ‘deli’ ilan edilir.

Platon’un meşhur mağara alegorisini hatırlayalım. Mağaradaki insanlar, duvara yansıyan gölgeleri gerçek zanneder. İçlerinden biri dışarı çıkıp güneşi gördüğünde, geri dönüp hakikati anlatmaya kalktığında ise ona inanmazlar. Hatta onu susturmak isterler. Çünkü hakikat, alışkanlıkları bozar; alışkanlıkların bozulması ise korku üretir. İnsan, çoğu zaman karanlığa alıştığı için ışığı tehdit olarak algılar.

Toplumların gerçek sınavı da burada başlar: Çoğunluğa benzemek mi, doğruyu savunmak mı?

Hakikat, onu savunacak cesaret yoksa uzun süre yaşayamaz. Her yağmurdan sonra yeni krallar aklını yitirir; kalabalıklar da bunu düzen, istikrar ve ‘normal hayat’ diye adlandırır. İtaatin adı uyum olur, suskunluğun adı sağduyu.

Tarih ise başka türlü ilerler. Çoğunlukların konforuyla değil, azınlıkların ısrarıyla…
Kalabalığın kanaatiyle değil, tek başına düşünmeyi göze alanların aklıyla.