Sosyal medyaya baktığımda giderek yaygınlaşan tuhaf bir eğilim gözlemliyorum: X’te, Instagram’da, hatta kısa video mecralarında neredeyse herkes bir “taşı gediğine koyma” telaşı içinde. Ama burada kastedilen, meseleyi yerli yerine oturtmak değil; lafı öyle bir yerden sıkıştırmak, öyle bir cümle kurmak ki karşı taraf susturulsun, afallayıp kalsın.
Karizmatik bir laf… Tumturaklı bir söz… Kelimeleri özenle parlatılmış, alengirli bir cümle… İlk bakışta etkileyici. Ama biraz durup bakınca görülen şu: Bu lafların büyük kısmı bir muhakemenin, bir mantık yürütmenin, bir entelektüel emeğin ürünü değil. Zaten bilimsellik filan hak getire… Buna rağmen sözlerin hipnotik bir tarafı var; çarpıcı, hatta zaman zaman nefes kesici. Garip olan ise şu: Bu durum hazırcevaplık ya da nüktedanlık olarak sunuluyor ve bir tür zekâ göstergesi muamelesi görüyor.
Bu yeni moda yalnızca yazıyla da sınırlı değil; başlı başına bir video formatına dönüşmüş durumda. Film tadında, küçük skeçler hâlinde karşımıza çıkıyor. Birkaç genç bir araya geliyor; belli ki senaryosu önceden yazılmış bir “hayat dersi sahnesi” kurgulanıyor. Bir karakter, diğerinin yüzüne tokat etkisi yaratması için özel olarak üretilmiş bir “hikmetli cümle” patlatıyor. Karşı taraf dumura uğruyor, mahcup oluyor, “dersini alıyor”. Sahnenin kahramanı ise haklılığın büyülü sarhoşluğuyla arkasını dönüp ağır ağır uzaklaşıyor. Arka fonda çarpıcı bir remix… Sonuç: Milyon izlenme, yüz binlerce beğeni.
Peki, hiçbir derde deva olmayan bu ucuz söz düellolarının ne anlamı var? Ve daha önemlisi: İnsanlar neden bunu seviyor, neden terk etmiyor ve neden bu kadar kolay aldanıyoruz? Doğrusu, anlamak güç.
Dijital alanda hâkim olan bu dil, fikri değil etkiyi merkeze alıyor; hakikati değil, galibiyeti yüceltiyor. Bu yeni çağın bir meydan okuması mı, yoksa topluca birkaç saniyelik bir hazza meftun oluşumuzun en güncel tezahürü mü, bilmiyorum. Ama şurası açık: Birini “madara etmek” ya da “mat etmek”, herhangi bir sorunu anlamaya çalışmaktan çok daha cazip geliyor. Anlatmaktan çok “ayar vermeyi” seviyoruz. Bir mesele çözülmüş mü, bir fikir gelişmiş mi, bir tartışma derinleşmiş mi; bunlar artık tali ayrıntılar.
Bu ortamın ürettiği en ağır sonuçlardan biri, düşüncenin değersizleşmesi. Kimse gerekçeyi, veriyi, mantığı sorgulamıyor. Bir cümle yeterince sertse, yeterince süslüyse, yeterince “vurucu”ysa zaten kabul görüyor. Böylece söz, anlamından kopuyor; bir gösteri nesnesine, bir performans aracına dönüşüyor.
Tam bu noktada, sıkça birbirine karıştırılan bir kavramı ayırmak gerekiyor. Bu manzaranın retorikle uzaktan yakından ilgisi yok. Elbette retorik ve belagat önemlidir; tarih boyunca da bir işlevi, bir anlamı ve bir yararı olmuştur. Çünkü retorik, Aristoteles’ten bu yana bir düşünme yöntemi, bir muhakeme disiplini, kanaat oluşturmanın rafine bir yoludur. İçinde akıl vardır, etik vardır, sorumluluk vardır. Retorik, hakikati tartmanın; bir meseleyi topluma anlatmanın estetiğidir. Sözün işlenmiş, süzülmüş, emek verilmiş hâlidir. Sosyal medyada dolaşan bu cümleler ise sadece kısa süreli bir etki üretmeye odaklı, karşı tarafı susturmayı amaçlayan kof müdahalelerden ibarettir. Bu, sözün sanatı değil; sözün hilesidir.
Bir de işin şu boyutu var: Kısa ve çarpıcı söz söylemek, başlı başına yeni ya da sorunlu bir şey değildir. Aksine, bu toprakların hafızasında kısa cümlelerin ciddi bir yeri vardır. Bir zamanlar kamyon arkalarında rastladığımız sözleri hatırlayalım. Çoğu imla hatalıydı belki ama “feleğin çemberinden geçmiş”, yoksulluğu ve kaybı tanımış insanların kısa ama sahici cümleleriydi bunlar. Hayatla baş etmek için söylenmişlerdi. Analiz ya da çözümleme gibi bir iddiaları yoktu; kimseyi susturmak ya da küçük düşürmek gibi bir dertleri de. İnsanda hoş bir duygu bırakmalarının sebebi de buydu zaten. Bugünün sosyal medya cümleleri ise hayattan değil, alkıştan besleniyor. Aynı kısalık korunuyor belki ama ortaya çıkan şey bambaşka bir boşluk.
Bu yüzden bu yeni dijital alışkanlığı eleştirmek, aslında sözü yeniden saygın yerine davet etmektir. Ve evet, itiraf edeyim: Bunu yazarken bile o hızlı dünyaya yetişemeyeceğimi biliyorum. Maalesef böyle bir kabiliyetim yok. Ama “hız çağında yavaşlık da bir direniştir” gibi fiyakalı bir sözle kendimi teselli edebilir, hor görülmekten de kurtarabilirim; nasıl olsa bu çağda duruma göre lafı kıvırabilme mahareti alkışlanıyor.
Üstelik bu, insanlık tarihinin en eski yanılgılarından biri değil mi? Sözün şehvetine kapılıp “iyi laf koyacağım” hevesiyle kurulan keskin cümlelerin nelere mal olduğunu kim bilmez? Yeri gelmiş, tek bir cümle yılların emeğini, dostlukları, itibarları yerle bir etmiştir. Hele siyaset ve medya… Bu alanlarda söylenen tek bir söz, bazen bir kariyere, bazen toplumsal bir barışa, bazen de bir hayata mal olmuştur.
Fakat sosyal medyadaki bu yeni söz furyasının ilginç bir tarafı var: Lafların hiçbir derinliği, hatta çoğu zaman içeriği bile olmadığı için bu bağlamda bir bedeli de olmuyor. Ucuz sözün bedeli de ucuz oluyor; en fazla “takipçi kaybı”. O kadar. Belki de bu pervasızlığın asıl sebebi tam olarak budur.