Bu memleketin en büyük açığı nedir diye sorsanız, hiç tereddüt etmeden “soytarı eksikliği” derim. Evet, yanlış duymadınız: Bizde eksik olan şey, soytarılık. Şayet bu provokatif başlık ve tuhaf girizgâh sizi okumaya sevk ettiyse, şimdi meramımı daha açık anlatabilirim. Bu ters görünüşlü cümlenin aslında nasıl düz bir hakikate işaret ettiğini kısaca açıklamaya çalışayım.
İlhan Selçuk vaktiyle bir yazısında dalkavuk ve soytarı üzerine ilginç bir tespitte bulunmuştu. Şöyle diyordu: “Dalkavuk, Doğu’nun ürünüdür; soytarı Batı’nın. Soytarı ‘evet efendimci’ değildir. Dalkavuğun görevi ya ‘evet efendim’ ya da ‘sepet efendim’le bağlanır. Soytarı balonları iğneler; dalkavuk balonları şişirir.”
Bu tür tasnifler elbette bilimsel değil; hatta yer yer özcü, indirgemeci ve oryantalist bir tını taşır. Fakat toplumsal tipolojileri anlamak için bazen böyle kaba çizgilere ihtiyaç olur. Çünkü gerçekten de, bazı davranış örüntüleri ancak karikatürize edildiğinde berraklaşır.
Batı’nın tarihine bakıldığında, kralın huzurunda gerçeği söylemenin en güvenli yolunu bulmuş bir figürle karşılaşırız: Soytarı. Kralın yüzüne gülerek doğruyu söyleyen, güldürürken düşündüren, alay ve kinaye üzerinden kamusal vicdan oluşturan bu tuhaf karakter, aslında bir emniyet supabı, pusula ve özeleştiri mekanizmasıdır. Batı’da sonraları bu figür evrim geçirir ve kurumsal bir biçime kavuşur. Meclisler, bağımsız medya, sivil toplum kuruluşları, akademi, sinema ve edebiyat, soytarının işlevini üstlenir; kralın karşısındaki tek kişilik mizah, çok sesli bir düzene dönüşür.
Ama Doğu’da işler öyle yürümemiştir. Bizde soytarılık değil, dalkavukluk kök salmıştır. Ve biçim değiştirerek bugüne kadar gelmiştir. Bir zamanlar saraylarda ve ağaların kapı eşiğinde boy gösteren dalkavuk, bugün makam odalarında, bürokrasinin koridorlarında, sosyal medyada, parti kulislerinde ve çarşı-pazarda her yerde dolaşmaktadır.
Dalkavuk asla gerçek egemene meydan okumaz; bilakis ondan medet umar. Adalet değil şefaat ister. Hesaplaşma değil himaye talep eder. Hakkı değil hatırı; ilkeleri değil ilişkileri gözetir. İtirazı, toplum adına değil kendi hesabınadır. Muhalefeti, düzeltmek için değil düzene yaltaklanmak içindir; doğrultmak için değil, bir ödül -en kötü ihtimal bir bahşiş- kapmak içindir. Mizahı, silkelemek için değil süslemek için vardır; güldürür ama ‘ele âleme’ güldürür.
Dalkavukluk, bizim coğrafyada bir kişilik bozukluğundan daha fazlasıdır; bir hayatta kalma stratejisidir. Mesele sadece siyasetle sınırlı değildir; sosyal ilişkilerde, günlük yaşamda ve toplumsal etkileşimlerde kendini gösterir. Güçlüye boyun eğer, zayıfa karşı efeleniriz. Külhanbeyi ya da kafası bozuk asi pozları kessek de daha etkilisini, daha yetkilisini, daha sopalısını görünce birden süt dökmüş kediye döner, hemen uysallaşır, sıvışıveririz. Daha yüksek bir ses duyunca susar, pusarız. Risk almaz, rüzgârın yönüne göre hizalanırız.
Dalkavukluk, bu coğrafyada bir adaptasyon yöntemi, bir ikbal kapısıdır. Soytarılık ise hâlâ cesaret işidir. Bugün hâlâ memleketin en büyük açığı, soytarı eksikliğidir. Balonları patlatacak bir iğneye; güç sahiplerinin değil, zayıf olanın sesine kulak verecek bir irfana ihtiyacımız var. Bu kolay bir iş değildir. Cesaret yalnızca bireysel bir meziyet değildir; toplum, hukuk, ekonomi ve kültür tarafından desteklendikçe ortaya çıkabilecek bir erdemdir. Eğer doğruyu söylemek hâlâ bir bedel gerektiriyorsa, o toplumun soytarıdan çok dalkavuklukla beslenen bir yapıda olduğunu kabul etmeliyiz.
Ve o yapıyı değiştirmek için küçük ama ısrarlı adımlar atmalıyız: Eleştirel düşünceyi okullarda, medyada ve sokakta yeniden onurlandırmak; cesareti, doğruyu söylemeyi ödüllendiren bir kültür inşa etmek.