Urfa’da yağmur eskiden bereketi çağrıştırırdı. Şimdi ise bulutlar toplandığında önce tedirginlik geliyor. Çünkü bu şehir, yağışın sadece meteorolojik bir hadise olmadığını acı tecrübeyle öğrendi. Nitekim Valiliğin 26 Mart 2026 tarihli duyurusunda, aşırı yağış nedeniyle kırsal mahallelerde taşkınlar ve yol ağında bozulmalar yaşandığı, Haliliye, Eyyübiye, Ceylanpınar ve Viranşehir’in kırsal mahallelerindeki okullarda eğitime bir gün ara verildiği açıklandı. Demek ki mesele geçmişte kalmış bir felaket hatırası değildir; risk Urfa için hâlâ canlıdır.

Bir Urfalı olarak insanın içini en çok yoran da budur: Aynı şehirde, aynı endişeyi, aynı soruyu tekrar tekrar yaşamak. Her kuvvetli yağışta yeniden “Acaba yine neresi su altında kalacak, yine hangi yol kapanacak, yine hangi mahalle nefesini tutacak?” diye düşünmek, artık sadece bir tabiat meselesi değildir. Bu, kamusal tedbirin yeterliliğiyle ilgili bir meseledir. Hukukçu gözüyle baktığımda da asıl tartışma burada başlamaktadır.

Çünkü mahkemelere sunulan teknik bilirkişi raporları biz Şanlıurfalılara şunu söylüyor: 14-15 Mart 2023’te Şanlıurfa istasyonunda 12 saatlik periyotta ölçülen yağış 70,30 mm’dir ve bu miktar “çok kuvvetli yağış” sınıfına girmektedir. Ancak aynı raporlar, bu verinin tek başına “öngörülemezlik” anlamına gelmediğini özellikle vurgulamaktadır. Hatta raporda, kısa süreli yağışlarda 4-8 yıl, uzun süreli yağışlarda 15-35 yıl tekerrür aralıklarından söz edilmekte; buna rağmen olayın hidrometeorolojik bakımdan kendiliğinden “tahmin edilemez” sayılamayacağı belirtilmektedir. Daha açık söyleyelim: Yağış güçlüdür; fakat raporlara göre mesele yalnızca yağışın gücü değildir.

Hukuken esas düğüm noktası da tam buradadır. Bilirkişi tespitlerinde “mücbir sebep” kavramı, sadece yağmurun miktarıyla açıklanmamaktadır. Raporlara göre bir yağışın mücbir sebep sayılabilmesi için kent imar planlamasının çağdaş ve bilimsel verilere göre yapılmış olması, dere yatakları ile taşkın havzalarının yerleşim dışı bırakılması ve altyapının olası su taşkınlarını karşılayacak kapasitede eksiksiz tamamlanmış bulunması gerekir. Buna rağmen sonuç önlenemiyorsa, o zaman başka bir hukuki değerlendirme yapılabilir. Ama altyapıda eksiklik, planlamada kusur ve taşkın riskini büyüten müdahaleler varsa, artık “mücbir sebep” savunması hukuken zayıftır kurumlarımız bu açıklamaların arkasına sığınmamalıdır. Bu, yalnızca bir kanaat değil; raporların hukuk tekniğiyle kurduğu temel çerçevedir.

Üstelik aynı raporlarda Urfa’nın coğrafyasına dair çok önemli bir hakikat de kayda geçirilmiş durumda. Şehrin kuzeyindeki plato sahaları ile eğimli havzalar, geçirimsiz veya sınırlı geçirgen zeminler, ince toprak örtüsü, zayıf bitki örtüsü ve şehirleşmeyle artan sert yüzeyler, yağışın kısa sürede yüzeysel akışa dönüşmesine neden oluyor. Raporlar, suyun yukarı havzalardan aşağı kesimlere çok hızlı ulaştığını; bu nedenle Karakoyun, Cavsak ve Sırrın havzalarında sel ve taşkın oluşumunun teknik olarak şaşırtıcı olmadığını söylüyor. Başka bir ifadeyle Urfa’da risk, sonradan öğrenilmiş bir risk değil; öteden beri bilinen bir risk.

Daha önemlisi, raporlar bu afeti yalnızca doğaya bağlamıyor. Dere yataklarının daraltılması, bazı kısımlarının kapatılması, akışı zorlayacak köprü ve menfez geçişleri, yağmur suyu drenajında yetersizlik, taşkın anında sürüklenen malzemenin geçişleri tıkaması, altyapı bağlantılarındaki planlama ve projelendirme eksiklikleri; bunların hepsi teknik nedenler olarak sıralanıyor. Hatta raporda, yağış şiddeti üzerinden yapılan savunmaların tek başına yeterli sayılamayacağı; drenaj ağının insan eliyle kapasite kaybetmesi, akarsu yatağının yerleşim amacıyla daraltılması ve geçiş yapılarındaki boyutlandırma hatalarının asıl belirleyici unsurlar arasında yer aldığı açıkça ifade ediliyor. Bu tespitler, bize hukuk dilinde şunu söyler: Tartışma yalnızca doğa olayı değil, hizmet kusuru tartışmasıdır.

Mahkemelere gelen bilirkişi raporlarında dikkat çeken en önemli husus ise şu: 2023’te yaşanan olay, şehir için tamamen sürpriz kabul edilmiyor. Raporda, geçmiş yıllarda da benzer sel-taşkın olaylarının kayda geçtiği; 1998, 2006, 2012, 2014, 2016, 2017, 2018 ve 2019 yıllarında da bu tür hadiselerin görüldüğü belirtiliyor. Ayrıca Meteoroloji ile AFAD’ın 15 Mart 2023 yağışları öncesinde gerekli uyarıları yaptığı da kayda geçiriliyor. Yani elimizde, hem geçmişten gelen olay hafızası hem de güncel uyarı mekanizması var. Böyle bir tabloda hukuk, idareye daha ağır bir özen yükümlülüğü yükler. Çünkü önceden bilinen risk karşısında geciken veya eksik kalan tedbir, artık sıradan bir idari eksiklik olarak görülemez.

Burada hakkaniyetli olmak da gerekir. Yapılan işleri yok saymak doğru değildir. Resmî açıklamalara göre DSİ 15. Bölge Müdürlüğü, sel sonrasında Sırrın, Cavsak ve Karakoyun derelerinde taşkın zararlarını azaltmaya yönelik proje çalışmalarını tamamladığını ve 2024 yılı içinde taşkın kontrol tesislerinin yapımına başlandığını duyurdu. Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi de Karakoyunlu Mahallesi 1. etap kentsel dönüşüm alanında çalışmaların devam ettiğini yayımladı; ayrıca Mart 2026’daki yoğun yağışlardan sonra sel ve su baskınlarının yol açtığı zararların giderilmesi için ekiplerin sahada çalıştığını açıkladı. Bunlar önemlidir ve görmezden gelinmemelidir.

Ama hukuk bakımından asıl soru yine ortada durmaktadır: Yapılan bir işin varlığı mı önemlidir, yoksa o işin riski gerçekten azaltacak ölçüde, zamanında, bütüncül ve yeterli biçimde tamamlanmış olması mı? Benim kanaatimce Urfa’nın meselesi tam da budur. Çünkü bir şehirde her yoğun yağıştan sonra yeniden okul tatili kararı alınıyor, yol bozulmaları duyuruluyor, sahada hasar giderme çalışmaları yapılıyorsa; orada yalnızca müdahale değil, önleme kapasitesi de konuşulmalıdır. Afet sonrasında sahaya inmek elbette kamu görevidir; fakat hukuk devleti açısından asıl yükümlülük, öngörülebilir zararı doğmadan önce azaltmaktır.

Urfa’nın insanı çok şey gördü. Sıcakla mücadele etti, kuraklıkla mücadele etti, yoksullukla mücadele etti. Fakat kendi şehrinde her yağmur öncesi aynı korkuyu yaşamak zorunda bırakılmamalıdır. Mahkemelere gelen bilirkişi raporlarının anlattığı şey, “yağmur yağdı ve felaket oldu” cümlesinden daha fazlasıdır. O raporlar bize, riskin teknik olarak bilindiğini; coğrafyanın, taşkın yatağının, altyapının, menfezin, köprünün, kot farkının ve planlamanın birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu yüzden Urfa’nın bugün ihtiyacı olan şey, yeni bir açıklama değil; teknik veriye dayalı, hukukla uyumlu, sürekli ve denetlenebilir bir kamusal tedbirdir.

Bu şehir her yağmurda yeniden sınanamaz. Urfa, kaderine değil; akla, hukuka ve ciddi kamu yönetimine muhtaçtır. Urfa kaderine terk edilemez.