35 yıldır toplumsal olayları izleyen biri olarak, barış konusundaki yaklaşımımın hiç değişmediğini söylersem abartmış olmam. Üç aşağı beş yukarı hep aynı yerde durdum. Silahların patladığı, insanların öldüğü günlerde de barışı savundum; silahların sustuğu dönemlerde de. Çünkü barış, insanlaşmanın en temel değerlerinden biridir. Tarihin yönünü değiştiren, toplumları yeniden kuran en güçlü eylemlerden biri de barıştır. Onun yerine ikame edilebilecek başka bir değer olduğunu düşünmüyorum.

27 Şubat 2025 tarihinde Abdullah Öcalan’ın yaptığı açıklamalarla başlayan süreç, PKK’nin 12 Mayıs 2025 tarihinde kendini feshetme ve silah bırakma yönündeki açıklamasıyla birlikte bambaşka bir evreye girdi. O tarihten bu yana toplum üzerinde hissedilir bir sakinlik hâkim. İnsanlar geceleri daha az kaygıyla uyuyor. Haber bültenlerine artık çatışma ve ölüm haberleri düşmüyor. Yıllardır hayatın üzerine çöken çatışmalı atmosfer, yerini sahici bir sükûnete bırakmış görünüyor.

Sürecin seyri, Türkiye’nin alışık olduğu kriz dönemlerinden farklı ilerliyor. Tartışmalar sürüyor, görüş ayrılıkları devam ediyor; ancak buna rağmen toplumun geniş kesimlerinde dikkat çekici bir iyimserlik oluşmuş durumda.

Elbette her şey herkesin istediği gibi değil. İktidar ortakları arasında bile bazı farklı yaklaşımlar olduğu görülüyor. Devlet kurumları içinde sürece şüphe ile bakan çevreler mevcut, milliyetçi kesimlerin bir bölümü bu sürece açık biçimde karşı çıkıyor. Kürt siyaseti içinde de eleştirel yaklaşımlar var. Abdullah Öcalan ve PKK’nin mevcut yönelimini “entegrasyon” hatta “tasfiye” olarak yorumlayanlar çıkıyor.

Aslında bu tepkilerin önemli bir kısmı barış süreçlerinin doğasında var. Çünkü barış yalnızca silahların susması değil; birbirine tamamen zıt düşüncelerin aynı masa etrafında konuşmayı öğrenmesidir. Dünyadaki büyük barış süreçleri de böyle ilerlemiştir.

Örneğin Kuzey İrlanda’daki Good Friday Agreement sürecinde Hayırlı Cuma veya diğer adıyla Belfast Anlaşması olarak tarihe geçen ve Kuzey İrlanda'da yaklaşık 30 yıl süren, binlerce kişinin hayatını kaybettiği ve "The Troubles" (Sorunlar) olarak anılan kanlı dönemi sona erdiren tarihi bir barış mutabakatında da benzer durumlar yaşanmıştır. İrlanda Cumhuriyetçileri ile İngiliz yanlısı birlikçiler yıllarca birbirlerini “ihanet” ve “teslimiyet” ile suçladı. “The Troubles” döneminin ardından, çatışmanın sürdürülemez olduğu gerçeği toplum tarafından giderek daha güçlü biçimde hissedildi. 10 Nisan 1998’de imzalanan anlaşma ile süreç iki tarafında istekleri doğrultusunda başarıya ulaştı.

Benzer biçimde Güney Afrika’daki demokratik geçiş sürecinde de hem siyahi özgürlük hareketleri içinde hem de beyaz yönetim çevrelerinde sert itirazlar yükselmişti. (Güney Afrika'nın demokrasiye geçiş süreci 1990–1994) Ancak barış, tarafların birbirine benzemesiyle değil; birlikte yaşamanın kaçınılmaz olduğunun kabul edilmesiyle mümkün oldu.

Türkiye’de bugün yaşanan tartışmalar da biraz buna benziyor. Herkes kendi tarihsel hafızasından, kendi acılarından ve korkularından hareketle meseleye yaklaşıyor. Türk milliyetçileri devletin zayıflayacağı kaygısını taşıyor; Kürt milliyetçileri ise tarihsel deneyimlerden kaynaklanan güvensizlik hissiyle sürece temkinli yaklaşıyor. Fakat bütün bu farklılıklara rağmen toplumun önemli bir bölümü artık çatışmanın sürmesini istemiyor.

Toplumsal dönüşüm süreçleri hiçbir zaman düz bir yol değildir. Alınacak yol uzun, dikenli ve yer yer mayınlıdır. Bu nedenle süreci yalnızca kendi talepleri üzerinden okumak ve “her şey benim istediğim gibi olmalı” yaklaşımını geliştirmek, barış sürecinin ruhuna aykırıdır. Bu gün yaşanılan henüz bir anlaşma değil; yoğun bir zihinsel ve siyasal arayıştır. Bu süreçte devletin ağırlığı da hissedilecektir, Abdullah Öcalan’ın etkisi de.

Önceki yıllarda yaşanan ateşkesler ve çözüm süreçlerini de yakından izledim. O dönemlerde süreç konuşulurdu ama silah siyasetin merkezindeydi. Bugün ise ilk kez daha net ve geri dönüşü zor bir silah bırakma iradesi ortaya çıkmış durumda. Bu nedenle mevcut süreci geçmişteki deneyimlerle birebir kıyaslamak eksik bir değerlendirme olur. Çünkü silahın devreden çıkması yalnızca siyaseti değil, toplum psikolojisini de dönüştürüyor.

Geçtiğimiz hafta sonu (16 Mayıs 2026 )DEM Parti’nin birçok kentte düzenlediği “Barışa Bir Yol Ver” yürüyüşlerini gerek ajans haberlerinden gerekse de sosyal medyadan izledim. Urfa’da DEM Parti tarafından organize edilen yürüyüşü ise bizzat gözlemleme imkânım oldu. Novada Park civarından başlayıp Kara Meydanı’na kadar süren yürüyüş boyunca hem göstericilerin hem de polisin, çevredeki insanların duygu ve düşüncelerini anlamaya çalıştım.

Yürüyüş boyunca Abdullah Öcalan’a, sürece ve barışçıl ortama destek sloganları atıldı. Buna rağmen yürüyüş şaşırtıcı derecede sakin geçti. Polis ile göstericiler arasında herhangi bir gerilim yaşanmadı. Esnaf tedirgin değildi. Taşkınlık ya da çatışma görüntüsü oluşmadı.

Bu ayrıntılar önemliydi. Çünkü demokratik toplumlarda barışçıl süreçlerin ilk göstergesi, gösterilerin olaysız geçmesi ve insanların birbirlerinin varlığına tahammül etmeyi öğrenmesidir. Kolombiya’da hükümete karşı gerilla savaşı veren FARC ile yürütülen barış sürecinde de toplumun en büyük kazanımlarından biri, insanların artık ölüm haberleriyle yaşamamaya başlaması olmuştu. Bu tür süreçlerde çatışmaların durması gündelik hayatı değiştirir. İnsanlar korkudan değil, hayatın olağan akışından söz etmeye başlar.

Bunları herhangi bir siyasi yapının ya da DEM Parti’nin propagandasını yapmak için yazmıyorum. DEM Partinin benim propagandama ihtiyacı yok. Ben meseleye insanların gözünden bakmaya çalışıyorum. Silahların susmasının toplumun farklı kesimlerinde belirgin bir rahatlama yarattığını görüyor ve gördüğümü yazıyorum. Süreç henüz somut bir sonuca ulaşmış değil; ancak ortaya çıkan tablo güçlü bir iyimserlik enerjisi taşıyor.

Bu durum demokrasi açısından da son derece önemlidir. Çünkü devletin ve toplumun, toplumsal gerçeklikleri inkâr etmek yerine onları konuşulabilir hale getirmesi, sorunların çözümünün en önemli ön koşullarından biridir.

Bugün artık şunu açıkça söylemek mümkündür: Türkiye toplumunun çok büyük bir bölümü, Kürt sorunundan kaynaklanan problemlerin çözülmesini istiyor. Asıl ayrışma, çözüm yöntemlerinde ortaya çıkıyor. Bu durumda farklı düşüncelerin ortak bir zeminde buluşabilmesi siyasi aktörlerin demokratik ikna gücüne, rol alanların olgunluğuna ve toplumun sağduyusuna bağlıdır.

Bu nedenle mevcut süreci önemsiyorum. Çünkü uzun yıllardan sonra ilk kez toplumun geniş kesimleri aynı eksen etrafında dönmeye başladı. Bu eksenin çatışma değil barış olmasını gerçek anlamda bir toplumsal dönüşüm olarak görüyorum. Bu dönüşümün yani barışın kalıcı hale gelip gelmeyeceğini ise yalnızca siyaset değil, toplumun birbirini dinleme kapasitesi belirleyecek. Tarih bize şunu gösteriyor: Silahlar sustuğunda her sorun çözülmez; ama çözüm ihtimali ilk kez gerçek anlamda ortaya çıkar.