Fırat Vadisi’ne karşı koyamadığım çok özel bir ilgim var. Bunun hem coğrafyanın büyüsünden hem de doğduğum yerle kurduğum bağdan kaynaklandığını düşünüyorum. Ne zaman adı geçse içimde bir şey kıpırdar; oralara gitme isteğim canlanır.
Bu defa da aynı şey oldu.
Üç aydır yakamı bırakmayan alerjik ve gribal enfeksiyona rağmen Fırat Vadisi’ne gitme isteğimin önüne geçemedim. Havanın soğukluğuna aldırmadan mütevazı bir trekking grubu ile Fırat Vadisi’ne doğru yola çıktık. Rotamız Siverek sınırları içinde yer alan Tâkoran ve çevresiydi.
O gün, yani 8 Mart sabahı hava oldukça serindi. Hatta soğuk demek daha doğru olur. Sabah erken saatlerde yola çıktığımız için içimiz üşüdü. Mevsime göre oldukça sert bir hava vardı. Bahara bu kadar az kalmışken havanın böylesine sert olması alışılmış bir durum değildi. Bu coğrafya daha çok ılık havalara, bol güneşe ve sıcak günlere alışkındır. Kara ve keskin soğuğa biraz uzak, biraz yabancıdır.
Urfa kent merkezinden yola çıkıp kuzeye, Siverek’e doğru ilerledikçe rakım yavaş yavaş yükselir. Havalimanı–Badıllı bölgesine vardığımızda geceden yağan kar bizi karşıladı. Yolun sağı solu ince bir beyaz örtüyle kaplanmıştı. Havanın sertliğinden zaten bir yerlerde kar yağdığı belliydi.
Yol boyunca her şey sessizdi. Çevrede neredeyse hiçbir hareket yoktu. Araç trafiğini saymazsak sanki bütün doğa uyuyordu. Günün erken saati ve belki de Ramazan sabahı olması bu sessizliği açıklıyordu.
Hilvan dolaylarında yükselti yeniden düşer. Artık daha alçak bir ovanın içinden ilerliyoruz. Buğday tarlaları yeşilin yumuşak tonlarıyla kendini belli ediyor. Yılın serin geçmesi gelişimlerini biraz geciktirmiş olsa da bu durum kimseyi endişelendirmiyor. Yol arkadaşlarımızdan biri:
“Nisan’da biraz yağmur yağsa doğa toparlanır, başaklar boy verir.” diyor.
Hilvan geride kalırken yol artık Siverek’i gösteriyor.

Siverek’in batısı, kuzeyi ve doğusu bembeyaz. Kar burada daha fazla yağmış. Batı ve kuzeyde yükselen Orta Toroslar’ın karlı zirveleri sanki bir adım ötedeymiş gibi net görünüyor. Doğuda ise Karacadağ’ın karla kaplı yüzü puslu ufka yayılmış.
Anlaşılan bir iki gün önce yağan kar dağları baştan başa beyaza kesmiş. Bu aslında olağan bir mevsim döngüsü. Fakat son yıllardaki kuraklık nedeniyle insanlar bunu neredeyse unutmuş. Bu yüzden kar hem sevinç hem de hafif bir şaşkınlık yaratıyor.
Oysa çocukluğumda Siverek’e her kış diz boyu kar yağardı. Mart ayının sonuna kadar gölgelerde erimeden kalırdı. Günlerce süren nisan yağmurlarını hatırlıyorum. Çaylar, dereler hatta sokaklar nehre döner, insanlar fazla yağıştan yakınırdı.
Siverek’te kısa bir moladan sonra vakit kaybetmeden Adıyaman yoluna sapıyoruz. Kürtçe adıyla Semsur, çocukluğumun şehirlerinden biridir. Ablamın, halamın ve başka akrabalarımın yaşadığı bir kent. Bu yüzden çocukluğumdan beri gidip geldiğim bir yerdir.
Henüz Atatürk Barajı yapılmadan önce Siverek köylerinden Fırat’a tozlu ve bozuk bir yoldan ulaşılırdı. Nehir üzerinde uzun bir beton köprü vardı. Karşı yakada ise Tille bulunurdu.
O tozlu stabilize yolda sayısız kez gidip geldim.

Ama hafızamda en çok yer eden şey Tille’nin çeşmesinde soğutulan gazozlardır. O günlere dair birçok şeyi unuttum ama o gazozları hiç unutmadım.
Tille Köyü, Fırat’a nazır bir höyük üzerinde eski zamanlardan kalan bir mimari tarzla kurulmuştu. Höyüğün yamacında kendiliğinden kaynayan buz gibi bir su vardı. Gelen giden araçlar burada mola verir, o sudan kana kana içerdi.
Yamaçtan sürekli akan kaynak suyunun önüne dikdörtgen biçiminde, yörede körn denilen küçük bir havuz yapılmıştı. Köyün bakkalı gazoz şişelerini serin kalsın diye bu suyun içinde bekletirdi. Minibüsler burada mola verir, yolcular kısa bir dinlenmenin ardından yeniden yola koyulurdu.
Ben ise ne zaman o çeşmeye varsam buz gibi sudan bir gazoz çıkarır, parasını bakkala verdikten sonra şişeyi kafama diker, o keskin serinliği içime çekerdim.
Harika bir tadı vardı.
Bugün o eşsiz tadı hiçbir markada bulamıyorum.
Şimdi o yolu hatırlatan ama tamamen asfalt olan yeni güzergâhtan Fırat’a doğru ilerliyoruz. Rehberimiz bize küçük bir sürpriz hazırlamış olmalı. Takoran’a sapmadan Adıyaman’a doğru ilerliyor.
Fırat artık eskisi gibi değil.

Bir nehir olmaktan çok devasa bir gölü andırıyor.
Bu yıl yağışların bol olması nedeniyle baraj havzası iyice genişlemiş görünüyor.
Buralarda eski Tille Köprüsü sular altında kaldığından yıllarca ulaşım feribotlarla sağlandı. Yakın zamanda feribotların yerini modern bir yapı aldı: Nissibi Köprüsü.
Tamamen çelikten yapılan bu asma köprü devasa bir mühendislik eseri. Suyun üzerinde asılı duran çelik halatlar ve kuleler insanın dikkatini hemen çekiyor.
Ama bu köprünün bir ruhu yok.
Eskiyi hatırlatan tek şey adı.
Ne gölgesine sığınabileceğin bir ağaç var, ne bir çeşme, ne de oturabileceğin bir taş. Bu yüzden onu eski Tille ortamıyla kıyaslamıyorum. O köprü öyle tarihi falan değildi ama iki yakanın canlı kültürünün sürmesine vesile oluyordu.
Kısa bir mola, buz gibi kaynak suyundan içmek, çeşme başında ikram edilen meyveler ve ayaküstü sohbetler yolculuğa bambaşka bir hava katardı.
Şimdi ise insanlar hızlıca geçip gidiyor.
Dokunma yok.
Kana kana su içmek yok.
Silkelenen dutlardan ya da vadinin derinliklerinde yetişen meyvelerden tatmak yok.
Köprüyü birkaç kilometre geçtikten sonra sağa sapıyoruz. Yol daralıyor, virajlar sıklaşıyor ve rakım yeniden yükseliyor. Ova dokusu yavaş yavaş kayboluyor, yerini dağlık araziye bırakıyor.
Artık kadim coğrafyanın içine, ıssızlığa doğru ilerliyoruz.
Köylerin çoğu 6 Şubat depreminde zarar görmüş. Bazı yerlerde afet evleri dikkat çekiyor. Depreme rağmen hayat devam ediyor.
Eski taş evler, asırlık dut ağaçları ve bağlar geçmiş zamanın izlerini taşıyor. Badem ağaçları ise adeta beyaz bir gelinlik giymiş gibi. Henüz yaprak açmadıkları için çiçekler bütün güzelliğiyle ortaya çıkmış.
Bir süre yol aldıktan sonra yüksek bir noktadan Fırat’ı görüyoruz.
Devasa kayalar arasında turkuaz renkte akan bir su kütlesi…
En dar yerine kurulan asma köprü iki yakayı bir çizgi gibi birleştirmiş.
Artık Gerger topraklarındayız.

Burası Nemrut Dağı’nın eteklerinde yer alan eski bir yerleşim. Bir zamanlar Kommagene Krallığı’nın yazlık saraylarının bulunduğu bölge.
Dağlık, ıssız bir coğrafya.
Kentlerden uzak, kayalar arasında saklı bir dünya.
Biraz bilinmezlik, çokça dram ve giderek ıssızlaşan köyler…
Bir asır önce bu topraklarda Ermeniler, Süryaniler, Kürtler ve az sayıda Türkmen birlikte yaşardı. Ancak 27 Mayıs 1915’te çıkarılan Tehcir Kanunu ile bu çok kültürlü yapı dramatik biçimde dağıldı. Ermeni ve Süryani nüfus sürgün edildi; birçoğu yollarda hayatını kaybetti.
O günden sonra bu toprakların dengesi bozuldu.
Köyler bir boşaldı, bir doldu. Kimi zaman harabeye döndü. Kavgalar, göçler ve yoksulluk bölgenin kaderi haline geldi.
Adını yıllardır duyduğum ama hiç görmediğim Vankug köyünde yolculuğumuz noktalanıyor. Doğduğum köyün çaprazında; arada Fırat akıyor. Bu durum bende apayrı bir duygu yaratıyor.
Dağın yamacında, kayaların arasına kurulan köyden Gerger, baraj gölü ve uzakta Koyo Tujik (Kımıl Dağı) net olarak görünüyor. Koyo Tujik, Nemrut’un ikizi sayılır. Son yıllarda bu dağda da Kommagene Krallığı’na ait taş eserler ve kitabeler bulunduğuna dair haberler yayımlandı.
Bundan sonrasını yürüyerek kat edeceğiz.
Nergisler Fırat kıyısında…
Rehberimiz öyle diyor.
Köyün içinden tek sıra halinde aşağı doğru inmeye başlıyoruz. Hava sakin. Hafif bir rüzgâr olsa da bahar kokusu yayılıyor etrafa. Önceki gün yağan yağmur yer yer su birikintileri oluşturmuş. Yolun bazı bölümleri çamur.
İlerledikçe doğanın uyanışı kendini belli ediyor.

Ve Fırat…
Binlerce, yüzbinlerce yıllık kadim bir nehir. Dağları yaran, çağları dalgalarıyla döven bir su yolu. Artık göl görünümünde olsa da akıntısı hâlâ hissediliyor.
Kıyıları tepeden bakıldığında Ege koylarını andırıyor.
Ve nergis…
Kar sularının ardından filizlenen harika bir çiçek. Yamaçlar, dere yatakları, Fırat’a inen patikalar…
Her yer nergis kokuyor.
İşte o an anlıyorum:
“Nergiz kokusunun insanı sarhoş ettiği yer burasıdır.”

Beni kendine çeken topraklar işte burası.
Yıllar önce anne babamın göç edip Siverek’e bıraktığı topraklar Fırat’ın öte yakasında. Nehirle ikiye bölünmüş ama aslında hep tek parça olan bir vadi.
Bu yaka, öteki yaka ile akraba, kirve, dost.
Yöre insanı iki kıyıya “no ver, o ver” diyor.
Çağlar ötesinden insanlığa seslenen kadim bir coğrafya.
Bu köyü ilk kez görüyorum. Burada hiçbir akrabam yok.
Ama içimde garip bir his var.
Sanki atalarımın ayak izleri bu vadinin toprağında saklı.
Sanki onların sesleri rüzgârla birlikte dolaşıyor.
Biz ise o sesleri dinliyoruz…
Nergis kokusu altında.
Gökyüzü berrak bir mavilik içinde tek tük bulut barındırıyor.
Bahardan ödünç alınmış bir günün sıcaklığında doğanın kokusunu içimize çeke çeke nergis tarlasında dolaşıyor ve günü böylece noktalıyoruz.