Bu ülkede eleştiri kültürü çoğu zaman yanlış okunuyor; eleştiri, bir fikre ya da pratiğe yönelmiş düşünsel bir müdahale olmaktan çıkarılıp, doğrudan kişisel bir saldırı gibi algılanıyor. Oysa eleştiri, düşmanlık değil; aksine birlikte yaşamanın, birlikte üretmenin ve kamusal sorumluluğun temel dayanaklarından biridir. Dostluk, arkadaşlık ve toplumsal ilişkiler ancak eleştiriyle derinleşir; çünkü eleştiri, kör noktaları görünür kılar, hataları açığa çıkarır ve doğruya ulaşmanın yollarını arar.

Bu anlamda eleştiri bir yıkım değil, bir inşa biçimidir. İktidar, yönetim ya da yetki kimde olursa olsun, eleştiri mekanizmasının işlemesi bir tercih değil, zorunluluktur. Aksi hâlde süreçler giderek kapalı devrelere dönüşür, kararlar kişiselleşir ve şeffaflık yerini belirsizliğe bırakır. Bu da hem kamusal güveni zedeler hem de adalet duygusunu aşındırır.

Gelelim asıl konuya…

Yıllardır belgesel tarzda fotoğraf çekiyorum. Bunu yaparken “takdir edilmek, ödül almak ya da para kazanmak” gibi bir kaygı taşımadım. Takdir edilmek, ödül almak, para kazanmak önemli. Ama ben bir fotoğrafçı olarak tanıklığımı kayıt altına almaya çalışıyorum. Bu bazen kadim bir yapı, bazen sokaktaki bir an, bazen de kültürel bir ritüel oluyor. Dolayısyla çok parasal karşılığı olan bir iş yapmıyorum. Ay da yılda ihtiyaç olursa bir yazıda, kitapta ya da içerik üretirken bunları kullanıyorum.

Objektifim, insana dair olanı görünür kılmaya ve anı ölümsüzleştirmeye odaklanıyor. Reklam nesneleri üretmekten ziyade hakikatin izini sürüyorum. Elbette reklam ve tanıtım fotoğrafçılığın önemli bir parçasıdır; bunu küçümsemiyorum. Ancak ben o alanın dışında durmayı tercih ediyorum.

Yaklaşımım, gerçekçi ve toplumcu bir zemine dayanıyor. Beni tanıyanlar bilir; kimseyi kendimden ne büyük ne de küçük görürüm. Kendi ilkelerimle yaşar, insan haklarını önemserim. Çünkü ilkeler benim yaşam felsefemdir.

Her insan kendi tercihiyle yaşar. Kimi çıkarı için her yolu mubah görür, kimi onuru için aç kalmayı göze alır.

Kısacası; ben fotoğrafı bir yaşam manifestosu olarak gören, toplumsal yaşamın peşinde yürümeye çalışan biriyim. Acelem yok, kaybedecek bir sermayem de yok.

Düşüncem, yaşam tarzım, ilkelerim çevremde olup bitenlere kayıtsız kalmamam gerektiğini söylüyor. Olaylara kişisel değil, toplumsal açıdan bakıyorum.Bu nedenle yanlışları demokratik ve medeni ölçüler içinde eleştirmeyi bir sorumluluk olarak görürüm. Dostların, arkadaşların ve kurumların da bunu bu şekilde anlaması gerektiğine inanıyorum.

Son bir kaç yıla hatta aya bile baktığımızda, toplumda ciddi bir çürüme olduğunu görmek zor değil. Kimse açıkça hırsızlığı savunmaz; yalan söylemek ayıp ve günah sayılır. Değer yargıları, vatan millet dillerden düşmez. Ama buna rağmen yalanın ve haksızlığın bini bir para. Artık çürümenin sıradanlaştığı bir gerçek. Haksız kazanç, adam kayırma rüşvet, hayatın olağan akışı içinde kendine yer bulabiliyor.

“Her şey çıkar ve para içindir” anlayışı giderek yaygınlaşıyor. Bu durum hem kamusal üretimi hem doğayı hem de insanı tüketiyor. Kalite düşüyor, liyakat ortadan kalkıyor. İyilik sloganlarda kalırken, bencillik kendini yeniden üretiyor.

Oysa toplumsal yararı gözetmek hayatın temel anahtarıdır. Toplumculuk ortadan kalkarsa ne değer kalır ne de doğa. Kaynaklar tükenir, ilişkiler aşınır. Ki bunlar yaşanıyor zaten.

Bu nedenle düşüncelerimi paylaşmak istedim. Kimsenin alınmasına gerek yok. Eğer biri bu eleştirilerden rahatsız oluyorsa, belki de çizilen tabloda kendini görüyordur.

Son yıllarda valilikler ile bazı vakıf ve derneklerin daha sık fotoğraf yarışmaları düzenlediğini görüyoruz. Bu elbette sevindirici; fotoğraf sanatına katkı sunuyor. Ben de bu yarışmalara zaman zaman katıldım ve bazı ödül ya da sergilemeler aldım. Ödül almam bu alanda yaşanan yozlaşma ve çürümeyi ortadan kaldırmıyor. Dolayısıyla ödül almak, eleştiri yapma hakkımı ortadan kaldırmaz.

Sorun şu ki, yarışmalarda çoğu zaman benzer sonuçlar ortaya çıkıyor. Sanki görünmez bir merkez belirleyiciymiş gibi bir algı oluşuyor. Sürekli aynı isimlerin ödül alması, hatta bazı yarışmalarda ödül alanları aynı soyadlarını taşıması ister istemez kafada soru işaretleri yaratıyor.

Yakın zamanda Şanlıurfa valliği ve Şurkav tarafında düzenlenen fotoğraf yarışmasında da benzer bir tabloyla karşılaştık. Bunun tesadüf olduğuna inanmak isterim. Kimseyi töhmet altında bırakmak niyetinde değilim; yalnızca oluşan algıyı dile getiriyorum.

Bu durum en çok ödül alanlara zarar veriyor. Çünkü zihinlerde şüphe oluşuyor ve güven zedeleniyor.

Benim de bu yarışmada bir fotoğrafım sergilemeye değer bulundu. Açık konuşmak gerekirse, gönderdiğim eserler arasında en zayıf bulduğum fotoğraflardan biriydi. Elbette jürinin eserler arasında seçim yapması bazı kıstaslara bağlı. Neyi esas aldıklarını bilmiyorum. Ödül ya da sergileme almak, kafamdaki soru işaretlerini gidermiyor. Oluşan algı ortada duruyor.

Bu algıyı kırmanın yolu belli aslında: Gerçekten iyi fotoğrafları ödüllendirmek. Kim hak ediyorsa ödül ona verilmeli.Aksi hâlde nitelikli işler hep geri planda kalır.

Ayrıca kurgu fotoğrafların yarışmalardaki yeri de tartışılmalıdır. Bana göre kurgu, kültürel gerçekliğe müdahaledir; gerçeğin üzerini örtebilir ve toplumu yönlendirebilir. Bu yüzden yarışmalarda sınırlandırılması gerektiğini düşünüyorum. Elbette jüri üyeleri farklı düşünebilir; buna saygı duyarım. Ancak mevcut algının bu şekilde değişmeyeceği de açıktır.

Sonuç olarak; dost, arkadaş ya da akraba olabiliriz. Ama her koşulda dürüst olmak zorundayız. Doğru olanı ve hak edeni bulup ödüllendirmek, kamusal bir sorumluluktur.

Unutmayalım ki hak, eninde sonunda ortaya çıkar ve kendini kabul ettirir. Kamusal işler iltimas kaldırmaz; eşitlik ve adalet gerektirir.

Ben yarışmalara katılmaya devam edeceğim. Bu alanın güçlenmesi için çaba göstereceğim. Ama eksiklik gördüğümde eleştirmeyi de sürdüreceğim. Takdir etmeyi de bileceğim.
Yazdıklarım yaşananları değiştirmeyebilir. Bu da mesele değil.

Suya attım; balık bilmese, Hâlık bilir.

Dostça kalın…