Türkiye’de bir kelime var ki adeta siyasetin joker kartı gibi: "Hain". Her grup kendi değerlerini, bakış açısını ya da gelecek tahayyülünü paylaşmayan kişi ve kesimleri bu kelimeyle yaftalıyor. Her kesimin diline pelesenk olmuş bu kelime, karşısındakini bir dokunuşta meşruiyet dairesinden çıkarabiliyor. ‘Hain’, artık sadece bir sıfat değil; bir hüküm, bir infaz, bir linç çağrısı. Ve en fenası, bu kelimeyi kullanan herkes kendini hakikatin yegâne bekçisi sanıyor. Kendi inşa ettiği ‘kutsal doğrular kalesinden’ dışarıdakilere bakıp mırıldanıyor: “Ya safsın, ya salak, ya da hain.” Ne büyük bir kolaylık! Ne muhteşem bir konfor! Düşünmeye, anlamaya, empati kurmaya gerek yok; bir damga yeter.

Bir bilgenin dediği gibi: “Hakikati elinde tuttuğunu düşünenlerden daha tehlikeli insan yoktur”. Kime ait olduğunu bilmiyorum, ama bu söz, Türkiye’nin siyasal manzarasını mükemmel özetliyor. Eğer hakikatin bilgisine sadece ben sahipsem, öteki ya aldanmış bir zavallı ya da bile isteye kötülük peşinde koşan bir hain. Bu mantık, diyalogu değil, monoloğu; müzakereyi değil, savaşı doğurur. Çünkü hainle konuşulmaz, hainle mücadele edilir. İşte tam da bu yüzden, Türkiye’de siyaset sık sık bir savaş meydanına dönüşüyor. Herkes kendi “vatanseverliğini” kanıtlama derdinde; kimse birbirinin “vatandaşlığını” tanımıyor. Hainlik yaftası, bir düşünceden çok bir silaha dönüşmüş durumda; karşısındakini susturmanın, saf dışı bırakmanın en kestirme yolu. Ne de olsa, “hain” dediğiniz anda tartışma biter, mantık rafa kalkar, duygular sahneyi ele geçirir. Ve “hain” meşru olmadığı için ona yönelik her türlü eylem de mübah sayılır. Vicdani bir yükümlülük de yok. Ne güzel, değil mi?

Bu kelimenin bir başka ‘cilvesi’ ise ahlâkî bir üstünlük iddiası taşıması. Hain, sadece yanlış düşünen biri değil, aynı zamanda “kirli” biridir. Hain ilan eden ise doğal olarak pirüpak’tır. Bu hastalıklı yaklaşım, toplumu keskin bir bıçakla ikiye böler. Oysa siyaset, ahlâkî mutlaklıklar üzerinden değil, toplumsal uzlaşı ve müzakere üzerinden işler. “Hain” diyerek susturulan her ses, toplumun ortak aklından eksilen bir renktir. Susturulan her ses, farklı bir perspektifin, bir ihtimalin, bir çözümün kaybıdır. Ama kimin umurunda? Hain dedik, iş bitti!

Türkiye’de hainliğin bir başka tuhaflığı, onun konjonktürel bir kostüm gibi giyilip çıkarılması. Dünün kahramanı, yarının haini olabiliyor. Bir yazar, bir sanatçı, bir politikacı; bir gün vatanseverliğin timsali, ertesi gün vatan haini. Bu dönüşümün ne analitik ne de hukuki bir temeli var. Her şey, taraftarların duygusal hezeyanlarına, güç dengelerine, konjonktürün rüzgârına bağlı. Bir bakmışsınız, bir isim göklere çıkarılıyor; bir bakmışsınız, aynı isim yerin dibine batırılmış.

Peki, bu yafta neden bu kadar revaçta? Cevabı basit: çünkü işlevsel. Hain ilan etmek, karmaşık sorunları basit bir kalıba dökmek demek. Fikirle, argümanla, mantıkla uğraşmak yerine, bir damgayla rakibi devre dışı bırakmak mümkün. Üstelik bu, bir tür duygusal tatmin de sağlıyor. Hain diyerek kendinizi yüceltir, karşınızdakini alaşağı edersiniz. Ama bu tatmin, geçici. Çünkü hainlik yaftası, gerçek sorunları çözmüyor; sadece üstünü örtüyor. Toplumun yaralarını sarmıyor, aksine onları daha da derinleştiriyor.

Belki de asıl mesele, ‘hainlik’ kavramının romantik ve idealist bir ahlakçılıkla yüklü olması. Bu kelime, olguları açıklamak için değil, duyguları harekete geçirmek için var. Bilimsel bir tarafı yok yani. Sadece birilerini “öteki” yapmanın, onları dışlamanın bir aracı. Oysa demokrasi, farklı seslerin, farklı fikirlerin bir arada var olabilmesiyle mümkün. İnsanların fikir değiştirmesi, saf değiştirmesi, hatta yanılması, demokrasinin ve gelişimin doğal bir parçası. Ama bizde, bir fikir değişikliği bile ihanetle eşdeğer görülüyor. Sanki herkes doğuştan bir dünya görüşü ile mühürlenmiş ve o mühürden sapmak, vatanı satmakla bir tutuluyor.

Türkiye’de “hain” kelimesi, siyasetin değil, savaşın dili. Ve bu dil, bizi birbirimize karşı konumlandırıyor. Herkes kendi kalesinde, kendi bayrağı altında, kendi hakikatiyle nöbette. Ama unutmayalım: Hakikat, kimsenin tekelinde değil. Ve bir toplumu ayakta tutan, hain avına çıkmak değil, farklı sesleri dinleme cesaretini göstermek. Belki de asıl vatanseverlik, hain damgalarını bir kenara bırakıp, birbirimizi vatandaş olarak yeniden tanımaya başlamaktır.

Ne dersiniz, bu mümkün mü hâlâ, umut var mı?