Harran, henüz adını Harran koymadan önce de vardı.
Hürri dilinde rüzgârın bir adı,
Mitanni tabletlerinde göğe açılan bir eşikti.
Bu topraklarda insanlar önce göğe baktı,
sonra yeryüzünü anlamaya çalıştı.
Çünkü Hürri bilgesi derdi ki:
“Toprak susar, gök konuşur.”
Mitanni çağında Harran bir şehir değildi yalnızca;
gökyüzüyle yeryüzü arasında kurulmuş kutsal bir düğümdü.
Kuyu, su için değil;
derinliğin bilgisi için kazılmıştı.
Aşağıya inen, yukarıyı anlamak içindi.
Gök tanrısı Teşup’un gürültüsü
bu ovada yankılanırdı.
Fırtına sadece yağmur getirmez,
zamanın yönünü değiştirirdi.
Rahipler geceleri kubbelerin altına çıkar,
yıldızların yerini taşlara işlerdi.
Her yıldız bir kader değildi;
her kader, değiştirilebilir bir yoldu.
Sonra çağlar geldi.
İmparatorluklar geçti, adlar değişti.
Ama Harran unutmadı.
Timur geldiğinde
taşlar yere düştü,
ama göğe açılan çizgiler silinmedi.
Çünkü Mitanni bilgisi şunu bilirdi:
“Yıkım yere aittir, hafıza göğe.”
Bugün deprem yeni taşları alıp götürürken,
binlerce yıllık olanlar ayakta kalır.
Çünkü onlar çamurla değil,
ritüelle yoğrulmuştur.
İnsanlar şimdi ışığı vitrinlerde arıyor.
Oysa eski Harranlı bilir:
Işık gökten değil, anlamdan düşer.
Yine de kuşlar biliyor.
Onlar Hürri zamanından kalma haberciler gibi
her kış göğü çığlıkla yarıyor.
Kanatlarında unutulmuş dualar,
gagalarında zamanın kırıntıları var.
Belki insanlar unuttu.
Ama Teşup’un rüzgârı hâlâ esiyor Harran’da.
Ve her gece yıldızlar,
Mitanni dilinde fısıldıyor:
“Şehir yıkılır,
taş dağılır,
ama göğe emanet edilen ruh
asla kaybolmaz.”