Ortadoğu’da krizler birbirini izlerken tartışmalar neredeyse hiç yerinden kıpırdamıyor: kutsallık, tarih, haklılık. Kim daha kadim, kim daha meşru, kim Tanrı’ya daha yakın… Oysa sahada yaşananlar bu büyük kavramların çok daha ötesinde, çok daha sıradan bir yerde düğümleniyor. Çatışmanın gerçek ağırlık merkezi metafizik iddialarda değil; gündelik hayatın tam ortasında duruyor.
Bunu anlatmak için aklıma hep kurgusal ama son derece öğretici bir politik anekdot gelir.
Rivayete göre bir masanın etrafında üç figür vardır: Papa II. Jean Paul, Bill Clinton ve Yaser Arafat. Dosyalar açılmış, haritalar serilmiş, başlık tanıdıktır: Kudüs. Herkesin ezbere bildiği ama kimsenin çözemediği o mesele.
Papa söze girer. Dili evrensel, tonu ahlakidir. Kudüs’ün uluslararası bir şehir olması gerektiğini söyler; üç büyük din için kutsal olan bir yerin tek bir egemenliğe bırakılamayacağını vurgular. Diplomasinin sevdiği türden bir öneridir bu: yüksek ilke, düşük ayrıntı.
Arafat itiraz etmez. Ne evet der ne hayır. Sadece tek bir soru sorar:
“Peki,” der, “bu şehrin çöplerini kim toplayacak?”
Bu bir espri değildir. Arafat burada mizah yapmaz. Aksine, Ortadoğu siyasetinin zihinsel haritasını tek cümlede açar. Çünkü bu coğrafyada pek çok siyasal aktör kendini hakikatin merkezine yerleştirir. Haklılık, tartışılabilir bir pozisyon değil; doğuştan kazanılmış, sorgulanamaz bir kimlik gibi görülür.
Herkes kendini seçilmiş, meşru ve ahlaken üstün sayar. Bu üstünlük bazen ilahi bir vaade, bazen tarihin ‘doğru tarafında’ durulduğuna dair sarsılmaz bir inanca, bazen de ideolojik bir kurtuluş anlatısına yaslanır. Karşı taraf ise eşit ve meşru bir siyasal özne olarak görülmez. Ya ilahi olarak sapmış bir topluluktur ya da yanlış fikirlerce kandırılmış, bilinci ele geçirilmiş bir kalabalık.
Böyle bir bakışta ötekiyle müzakere edilmez. Ona alan açılmaz. Onunla ilgili yalnızca iki ihtimal vardır: ya kurtarılacaktır ya da etkisiz hâle getirilecektir. Bu zihinsel çerçevede şiddet, istisnai bir sapma değil; düzen kurmanın olağan bir aracı hâline gelir.
Tam da burada Ortadoğu siyasetinin bir başka yapısal körlüğü devreye girer: farklılıkla birlikte yaşama fikrine duyulan tahammülsüzlük. Bu coğrafyada siyasal, mezhepsel, etnik ya da ideolojik grupların büyük bölümü toplumu kendi suretinde yeniden kurma arzusu taşır. Amaç çoğulcu bir birlikte yaşam değil; homojen, tek renkli bir düzen kurmaktır.
Entegrasyon, herkesin kendi kimliğiyle var olduğu bir ortaklık anlamına gelmez; tersine, ötekinin kendi renginden, dilinden ve hafızasından vazgeçmesi beklenir. Herkes diğerlerini kendine benzeterek barış sağlanacağını varsayar. Oysa bu, fiilen bir asimilasyon talebidir.
Bastırılan kimlikler yok olmaz. Sadece daha sert, daha travmatik ve daha şiddetli biçimlerde geri döner.
İşte ‘çöp’ meselesi tam da bu noktada anlam kazanır. Çünkü çöp toplamak kutsallık üretmez. İdeolojik saflık sağlamaz. Tarih yazmaz. Çöp toplamak, birlikte yaşamayı kabul etmektir. Aynı sokağı paylaşmayı, aynı sorumluluğu üstlenmeyi gerektirir. Yetki kadar yük almaktır.
Ortadoğu siyasetinin temel sorunu da burada düğümlenir: birlikte yaşamak değil, haklı kalmak.
Bu yüzden bu coğrafyada en devrimci soru hâlâ sorulamamıştır.
Ne “Bu şehir kimin?”
Ne “Tarih kimi haklı çıkaracak?”
Ne de “Tanrı kimin yanında?”
Asıl soru çok daha basit ve çok daha sarsıcıdır:
Çöpleri kim toplayacak?
Bu soru bütün kutsal ve ideolojik iddiaları askıya alır. Herkesi aynı sokağa, aynı kirliliğe ve aynı sorumluluğa çağırır. Hakikatin tekelini değil, hayatın sürekliliğini esas alır.
Bugün Suriye’de süren çöküş, Gazze’de yaşananlar, İran’daki gerilimler bu tablonun farklı yüzleridir. Her yerde büyük söylemler vardır; ama enkazın, yoksulluğun ve gündelik hayatın yükü ortada kalır. Kim haklıdır tartışılır; fakat kim sorumludur sorusu çoğu zaman cevapsızdır.
Ortadoğu’da sorun fikir eksikliği de değildir. Aksine, bölge fazlasıyla fikir, anlatı ve iddia üretir. Sorun, büyük fikirlerin hayata temas etmeye cesaret edememesinden kaynaklanır. Kudüs’ü kutsal bir sembol olarak paylaşmak mümkündür; ama Kudüs’ü yaşayan bir şehir olarak paylaşmak, ideolojik üstünlükten feragat etmeyi gerektirir.
Bu yüzden bu coğrafyada barış planları masada başlar; ama sokakta, çöpe takılıp kalır.
Bazen bir meseleyi anlatmak için teorilere, raporlara ya da yeni kavramlara da ihtiyaç yoktur. Bir ezgi yeter. Hasan Hüseyin Korkmazgil’in dizelerini Ahmet Kaya’nın o güçlü sesiyle dinlediğimde, Ortadoğu’nun siyasal ruh hâli neredeyse kelimesi kelimesine dökülür:
“Yine mız mız sıkıntı, yine hep vıdı vıdı
Yine hep televizyon, yine hep Ortadoğu…”
Bu tekrar, bir coğrafyanın kaderi gibi işleyen döngüyü anlatır. Aynı haberler, aynı görüntüler, aynı açıklamalar… Güç yer değiştirir gibi yapar ama anlayış değişmez. Kiralar artar, kuyruklar uzar, diller susar.
Şarkıdaki ‘yine’ kelimesi, Ortadoğu siyasetinin en doğru zaman kipidir. Umut vardır ama ertelenmiştir; düş vardır ama hiç uyanılmamıştır. Beklemek, zamanla başlı başına bir siyasal pozisyona dönüşmüştür.
“Yine hep dalavera, yine hep o kuruntu
Yine umut, yine düş, yine hep bekleroğlu.”
Televizyonlar açıktır, tartışmalar hararetlidir, herkes Ortadoğu’dan söz eder; ama çöpler hâlâ sokaktadır. Uykular kara kurudur; sabahlar bezgin, akşamlar yılgındır.
Çünkü siyaset, insanın hayatına değmedikçe sadece gürültü üretir.
Ve Ortadoğu, tam da bu yüzden, her akşam haber bültenlerinde yeniden kurulur; ama daima sabaha çıkmadan yıkılır.