Tarih, çoğu zaman bize anlatıldığı gibi masum bir “geçmiş bilgisi” değildir. Keşke öyle olsaydı. Pratikte tarih, büyük ölçüde egemenlerin emrindeki bir araçtır. Kim güç sahibiyse, geçmiş de çoğu zaman onun tasarrufuna girer. Her iktidar odağı, güncel ihtiyaçlarına göre geçmişi eğer, büker; seçer, ayıklar, tahrif eder. Tarihten hakikat değil, ideolojik mühimmat devşirilir. Amaç geçmişi anlamak değil; bugünü meşrulaştırmak, yarını biçimlendirmek ve toplumu hizaya sokmaktır.
Bu nedenle tarihe çoğu zaman analitik ve serinkanlı bakmayız; politik, coşkulu, belli bir kaygı ve amaçla bakarız. Zaferleri abartır, yenilgileri görmezden geliriz. Suç hep ötekinindir; acı yalnızca bize aittir. Karşı tarafın acısı ya yoktur ya da “kendileri hak etmiştir”. Böyle olunca geçmiş, ortak bir bellek ve tecrübe dağarcığı olmaktan çıkar; bir propaganda cephaneliğine dönüşür.
Tam da burada Maurice Halbwachs’ın tespiti anlam kazanır: “Ne kadar grup varsa, o kadar hafıza vardır.” Bu cümle, tarihin neden bu kadar kolay çarpıtılabildiğini de açıklar. Çünkü hafıza bireysel değil, toplumsaldır. İnsanlar geçmişi tek başına değil, ait oldukları grubun diliyle, değerleriyle ve çıkarlarıyla hatırlar. Her grup kendi hafızasını kurar; kendi hikâyesini yüceltir, kendi suçlarını silikleştirir, kendi mağduriyetini merkeze alır. Resmî tarih dediğimiz şey de çoğu zaman egemen grubun hafızasının “evrensel hakikat” diye dayatılmış hâlidir.
Türkiye gibi derin biçimde kutuplaşmış toplumlarda “tarihçi bolluğu”nun tesadüf olmadığını da burada not etmek gerekir. Her siyasal kırılma ve her yeni kriz, tarihin yeniden yazılmasını beraberinde getirir. Aynı olay ve aynı şahsiyet, bazen kahramanlıkla, bazen ihanetle anılır; dün kutsananlar bugün lanetlenir, dün yok sayılanlar bugün keşfedilir. Böylece tarih güncel siyasetin uzantısına dönüşür.
Bu ortamda çoğul anlatılar, hakikatin zenginliği olarak değil; bir güç mücadelesinin sonucu olarak karşımıza çıkar. Tartışmalar nedenler ve bağlam üzerinden değil, kimlikler ve sadakatler üzerinden yürür. Sonuçta tarih toplumu aydınlatmaz; daha da böler. Bizde tarih çok konuşulur ama az anlaşılır, sık yazılır ama nadiren yüzleşilir.
Bu yüzden tarih, esasen dünle değil; bugünle ilgilidir. Bugünün güç ilişkilerini doğal ve kaçınılmaz göstermek için kurgulanır. Rakipleri şeytanlaştırmak, kendi kitlesini seferber etmek, itirazları bastırmak için kullanılır. Tarihçi de ekseriyetle -bilerek ya da bilmeyerek- bugünün kavgasını geçmişin diliyle yürüten bir figür hâline gelir.
Ancak mesele yalnızca tahrif değildir. Daha derin bir problem vardır: Tarihin tecrübeye dönüşememesi. Yaşananlar hafızaya değil, slogana çevrilir. Acılarla yüzleşilmez, hatalarla hesaplaşılmaz, neden-sonuç ilişkileri kurulmaz. Tarih, ders çıkarılan bir alan olmaktan çıkar; kutsallaştırılmış bir metin gibi okunur. Eleştirilemez, tartışılamaz, yeniden değerlendirilemez. Sonra da aynı hatalar tekrarlandığında şaşkınlıkla bakılır. Oysa tekrar eden tarih değildir; tekrar eden körlüktür.
Dünya, bu körlüğün sayısız örneğiyle doludur. Vietnam’dan gerçekçi dersler çıkarılmadığı için Afganistan’da aynı bataklığa saplanılmıştır. Kara Veba’yı ve 1918 İspanyol Gribi’ni doğru analiz edemeyenler, COVID-19 sürecinde benzer ihmalleri yeniden üretmiştir. 1929 Buhranı’nı yapısal olarak kavrayamayanlar, 2008 krizinde yine aynı piyasa masallarına sarılmıştır. Holokost’u, Hiroşima ve Nagazaki’nin vahşetini sahici biçimde çözümleyemeyenler; Ruanda’da, Halepçe’de, Bosna’da, Gazze’de benzer cehennemleri tekrar üretmiştir. Çünkü yüzleşilmeyen tarih ders olmaz; bastırılan hafıza başka biçimlerde geri döner.
Bu körlüğün en kurumsal biçimi ise eğitim alanında karşımıza çıkar. Resmî tarih, müfredat aracılığıyla daha çocuk yaşlarda zihinlere yerleştirilir. Okullarda tarih çoğu zaman düşünmeyi değil, ezberlemeyi öğretir. Nedenleri değil sonuçları, çelişkileri değil “doğru cevapları” aktarır. Çok seslilik riskli, eleştirel okuma tehlikeli sayılır. Böyle bir eğitim, tarih bilinci olan yurttaşlar değil; resmî hafızayı taşıyan sadık aktörler üretir. Müfredat değişse bile zihniyet değişmez; geçmiş, hâlâ bugünün iktidarını kutsamanın aracı olarak kullanılır.
Burada asıl eksiklik kolektif ve kurumsal hafızanın zayıflığıdır. Süreklilik yoktur. Her dönem kendini “sıfırdan başlıyor” zanneder. Öncekilerin hatalarını miras alır ama birikimlerini reddeder. Oysa gerçek çözümün ve kalıcı refahın ön koşulu, tarihsel hakikatlerle yüzleşme cesaretidir. Bu yüzleşme intikam için değil; bir daha aynı hataları yapmamak içindir.
“Elimizde tahrif edilmemiş bir tarih var mı?” sorusunun dürüst cevabı muhtemelen hayırdır. Ama bu, hakikatten vazgeçmek anlamına gelmez. Aksine, farklı hafızaları dinlemeyi, bastırılmış anlatılara kulak vermeyi zorunlu kılar. Çünkü tek bir tarih yoktur; susturulmuş çok sayıda hikâye vardır. Boşuna söylenmemiştir o Afrika sözü: “Aslanlar kendi hikâyelerini yazmadıkça, avcıların hikâyelerini dinlemek zorunda kalırız.”
Mesele tam da burada düğümleniyor: Tarihi bir güç gösterisi olmaktan çıkarıp, sahici bir yüzleşme alanına dönüştürebilir miyiz? Geçmişi bir silah gibi değil, yolumuzu kaybettiğimizde bakacağımız bir pusula olarak görebilir miyiz? Eğer bunu başaramazsak, tarih bize ders vermeyecek; sadece aynı bedelleri tekrar tekrar ödetecektir.