İnsanlık tarihi, biraz da “efendiler tarihi”dir. Her çağın bir kralı, her toplumun bir padişahı, her köyün bir ağası, her cemaatin bir şeyhi, her ülkenin bir kurucu babası olmuş. Kimi tahta çıkmış, kimi kürsüye, kimi de televizyona… Bazısı kahraman bazısı zorba diye anılmış. Ama dönem ve diyar fark etmeksizin değişmeyen bir şey var: Birileri hep yönetmiş, birileri de hep yönetilmeye razı olmuş.

Bu döngü, antik Mezopotamya'daki tanrı-krallardan Roma imparatorlarına, Osmanlı saraylarından modern diktatörlüklere kadar uzanır; efendiler şekil değiştirir, itaat edenlerin ruhu aynı kalır.

Demokrasi dediğimiz şey de bu uzun ve karanlık tarih içinde açılmış çok küçük, çok yeni bir parantez. En fazla iki yüz yıllık bir deney. Daha dün gibi… Üstelik bu deney, her krizle birlikte yeniden sınanıyor. İnsanlık, efendisiz yaşamayı öğrenemedi.

Batı’da bile durum farklı değil. Kralların, papaların, aristokratların yerini bugün “güçlü liderler” aldı. 20. yüzyılın faşizmleri -Mussolini'nin İtalya'sı, Hitler'in Almanya'sı- ve 21. yüzyılın popülistleri, hep bu zaafımızdan doğdu. Demokrasiye sahip çıktığını söyleyen toplumlar bile, kriz anlarında hemen kurtarıcı bir lider arayışına giriyor.

İlginçtir, insanlık tarihinin bütün devrimleri efendilere karşı yapılmış ama her devrim sonunda yeni bir efendi peyda olmuştur. Fransızlar kralı devirdi, Napolyon’u yarattı. Ruslar çarı devirdi, Stalin’i getirdi. Farslar şahı devirdi, Humeyni’yi doğurdu. Bugün dünya yeniden karizmatik liderlerin, ‘baba figürlerin’ elinde: Putin'in Rusya'sı, Trump'ın Amerika'sı, Orban'ın Macaristan'ı... Arap Baharı'nda diktatörler devrildi, ama çok geçmeden yenileri türedi.

Çünkü demokrasinin bedeli ağır… Sorumluluk, bilinç, eleştirel düşünce, sabır ve cesaret ister. İnsan ise kolay olanı seçer: İtaati. “Sen emret, ben yapayım.”, “Sen düşün, ben inanayım.”, “Sen konuş, ben alkışlayayım.”

Aslında mesele sadece siyasetle sınırlı değil. İş yerinde patron, okulda hoca, kışlada komutan, mahallede muhtar, sosyal medyada “influencer”… Her yerde bir otoriteyle çevrilmişiz ve çoğu zaman gönüllü olarak onların tahakkümüne giriyoruz. Çünkü sorumluluk yorgunluğu içindeyiz; kendi kararlarımızı almak, kendi aklımızın yükünü taşımak ağır geliyor.

Acaba insanlık olarak tebaa, reaya, kul ya da köle olmaya daha mı yatkınız? Belki de karamsarım. Ama insanın bu yönüne karşın büyük ve görkemli direnişleri de hatırlamadan geçemem. Yine de şimdilik konuyu orada bırakalım; çünkü bu yazının odağı, ısrarla ve inatla ‘özne’ olmayı reddeden yanımız. Hâlâ ezici bir çoğunluğumuz bir kurtarıcı, bir Mesih, bir Mehdi bekliyor.

Demokrasi bir rejim ya da sistem değil; bir zihniyet, bir düşünüş ve yaşam tarzıdır. Bu zihniyet, bireyin özgür iradesini merkeze alır; sorgulamayı, hesap vermeyi ve ortak aklı teşvik eder. Ancak bu yol, konfor alanından çıkmayı gerektirir. Tarih bize gösteriyor ki, efendiler değişse de, içimizdeki kölelik eğilimi kalıcı oldukça zincirler kırılmıyor.

İnsan, efendisinden kurtulsa bile kendi korkularına yenildikçe yeni bir efendi yaratmaktan geri durmaz. İtaat etme ihtiyacı bitmeden, demokrasi yalnızca bir dekor olarak kalır. Gerçek özgürlük, dışsal otoritelerden kurtulmakla değil, içsel bağımlılıklardan arınmakla başlar. İnsan, kendi aklıyla barışmayı öğrenmedikçe, efendisiz bir dünya hayal olmaktan öteye geçmez.