Bizim tarih anlayışımız yıllardır aynı eksende dönüp duruyor: savaşlar, fetihler, zaferler ve yenilgiler…Sanki tarih yalnızca kılıçların şakırtısından, barış antlaşmalarının soğuk satırlarından ibaretmiş gibi. Oysa koskoca medeniyetlerin ruhunu belirleyen şey ne yalnızca savaş meydanlarıdır ne de komutanların isimleri. Fakat biz, asırları su gibi akıp giden birkaç savaşın ve birkaç komutanın gölgesinde okumaya zorlanmışız.
Tuhaf olan şu ki; tarih anlatılarımızda toplum yoktur. Sanat yoktur. Bilim ise neredeyse hiç yoktur. Eğitim, adalet, mimari, ekonomi… Hepsine birkaç satırlık bahis ayrılmıştır. Oysa tarihin esas taşıyıcı kolonları bunlardır. Gerçek bakışın yıllarca bu alanlara yönelmemesi, “kendi tarihimizi bilmeyişimiz” gibi acı bir gerçekle bizi baş başa bırakmıştır. Dahası, zamanla bize ait olmayan, başka toplumların süslediği yanlış bir tarihe inanır hale gelmişiz.
Batı dünyası ise aynı dönemde teknik üstünlüğünü kültür ve bilim alanlarına aktarmak için büyük çaba sarf etti. Keşiflerini, icatlarını ve bilimsel ilerlemelerini öyle ustaca işlediler ki, bir süre sonra bilim tarihinin merkezine kendilerini yerleştirmeyi başardılar. Hatta bazı icatlar, kime ait olduğu bir yana, öyle pazarlanmış ki bugün hâlâ pek çoğunun kökeni konusunda yanılıyoruz.
Peki biz? Kendi bilim insanlarımızı bilmiyoruz.
Adlarını bile duymadığımız yüzlerce Müslüman ilim insanı; tıptan kimyaya, matematikten astronomiye kadar ciddi çalışmalar yapmış, eserler vermiş, yenilikler getirmiş. Modern dünyanın temelini oluşturan pek çok bilginin altında o isimlerin imzası var. Fakat tarih kitaplarında bu izler çoğu zaman ya hiç yok ya da kıyıda köşede bir paragraftan ibaret.
Bu eksikliği telafi etmeye çalışan çalışmalar elbette var. Fakat çoğu ya yüzeysel bir hamasete sıkışıyor ya da derinlikten uzak kalıyor. Oysa toplum olarak ihtiyacımız olan şey; kendi medeniyetimizi, kendi ilim geleneğimizi hakkıyla tanımak, kendi köklerimizi doğru anlamak. Çünkü bilim tarihi bizim için gerçekten de bir “bilinmezler tarihi” hâline gelmiş durumda.
Bugün gençlerimiz Edison’u, Einstein’ı, Newton’u biliyor ama modern optiğin kurucusu; ışığın kırılması, görme teorisi ve deneysel bilim yöntemlerinin babası İbnü’l Heysem’i bilmiyor.
Robotik ve mühendisliğin öncüsü Cezeri’yi bilmiyor.
Dünyanın yarıçapını modern değere en yakın hesaplayan astronomi ve coğrafya dehası Biruni’yi bilmiyor.
Avrupa’nın tıbbı “Kanun” kitabından öğrendiği İbn Sina’nın kim olduğunu tam anlamıyla bilmiyor.
Hâlbuki modern optiğin kurucusu da bu coğrafyadan.
Robotik tarihinin öncüsü yine öyle.
Tıbbın, farmakolojinin, matematiğin temel taşlarını bu toprakların bilim insanları döşemiştir.
Ve sayılamayacak kadar çok isim var…
Belki de artık zaman, tarihe bakışımızı değiştirme zamanıdır.
Savaşları bilmek elbette önemlidir. Ama bir medeniyeti savaşlar değil; bilim, üretim ve kültür inşa eder. Eğer bugün kendi tarihimizi tam anlamıyla bilseydik, belki de dünyaya çok daha özgüvenli bakıyor olurduk. Kim bilir, belki de gençlerimiz ufkunu başka coğrafyalarda değil, kendi köklerinde arardı…Kendi bilim tarihimize sahip çıkmak, geçmişimizi parlatmak için değil; geleceğimizi doğru kurmak için gereklidir.
Ve son olarak şunları ifade edeyim: Bilgi, insanlığın en sessiz ama en güçlü mirasıdır; medeniyet ise ancak taş üstüne taş koyarak, birikimi çoğaltarak yükselir. Kendi bilim insanlarımızın açtığı yolları görmezden gelirsek, her nesil sıfırdan başlamaya mahkûm olur; başkalarının gölgesinde yürür, onların izlerini takip eder ama asla geçemeyiz. Oysa gerçek yükseliş; kadim bilgimizi çağın imkânlarıyla harmanlayıp, öz temellerimiz üzerinde yeniden yükselebilmektir. Çünkü bir medeniyeti gerçekten ayağa kaldıran şey, başkalarının ışığına hayranlıkla bakmak değil, kendi ışığını yakma cesaretidir.