Aşağı yukarı her dönemin ama özellikle bugünün kültürel ikliminde, kulağa ilk anda masum gelen bir savunma cümlesi vardır: “Ben yazar değilim… Ben oyuncu değilim… Ben şarkıcı değilim…”

Sözde tevazu. Ama biraz yakından bakınca bunun, eleştirinin önünü baştan kesmek için geliştirilmiş, hayli kullanışlı bir kaçış formülü olduğu hemen anlaşılıyor. İnsan sormadan edemiyor: Değilsen, neden yapıyorsun? Bu durum, sahaya çıkıp hakem düdüğü duyunca “ben aslında futbolcu değilim” demek gibi bir şey. Ne oyunu terk ediyorsun ne de oyunun kurallarını kabul ediyorsun. Güzel iş doğrusu.

Roman yazmaya soyunmuş ama ‘romancı değilim’ diyen birinin, yazdıklarının roman olarak değerlendirilmesini istememesi tesadüf değildir. Çünkü bir alanda üretmek; o alanın etik, estetik ve teknik ölçütlerini peşinen kabul etmek demektir. Aksi hâlde ortaya çıkan şey, üretim değil; sorumluluktan azade heves düzeyinde bir meşguliyettir. Bu, vasatlığı perdelemenin ve hesap vermekten kaçınmanın en konforlu yoludur.

Benzer bir kaçış biçimi de ‘anlaşılmama’ miti etrafında kuruluyor. Özellikle son yıllarda, anlaşılmamak neredeyse başlı başına bir meziyet gibi pazarlanıyor. Üçüncü sınıf bir edebiyat veya sosyal bilim dergisinde yazan yazarımız, metninin neden kimse tarafından okunmadığını şöyle açıklıyor: “Henüz beni anlayacak entelektüel iklim oluşmadı.” Hiç dinlenmemiş bir müzisyen, müziğinin toplumun kulak zevkinin çok ilerisinde olduğunu söylüyor. Okuru olmayan şair, şiirinin ‘fazla katmanlı’ olmasından dem vuruyor. Suçlu hep dışarıda: toplum, çağ, kulaklar, zihinler, iklim…

Oysa burada kaçırılan temel bir nokta var. Anlaşılmamak, otomatik olarak derinlik göstergesi değildir. Tarihsel olarak baktığımızda, düşünsel ve sanatsal açıdan gerçekten dönüştürücü isimlerin büyük çoğunluğu bütünüyle kapalı, çözülemez ya da anlamsız değillerdi. Dostoyevski, insan ruhunun en karanlık dehlizlerini didiklerken anlaşılırdı. Tarkovski, sinemada metafiziği ve zamanı işlerken izleyiciyle bağ kurabiliyordu. Zorlayıcıydılar, evet. Kolay tüketilir değillerdi. Ama keyfi bir kapalılıkla da malul değillerdi.

Elbette istisnalar vardır. “Ben bu kulaklara göre ağız değilim” diyen bir Nietzsche, bir Freud ya da bir Hegel değilseniz, anlaşılmamanız büyük ihtimalle sofistike olduğunuz anlamına gelmez. Bu isimler, düşünce tarihinin seyrini değiştiren kavramlar ürettiler, yeni problem alanları açtılar, ciddi bir entelektüel emek ortaya koydular. Üstelik çoğu zaman ‘anlaşılmama’ payesi, onlara yaşarken değil; sonradan, efsane inşa edilirken yakıştırıldı. Yaşadıkları dönemde bile belirli bir tartışma zemini ve muhatap kitlesi vardı.

Bugün ise anlaşılmamak, neredeyse peşinen talep edilen bir imtiyaza dönüştü. Metnin ne söylediği değil, kimseye bir şey söyleyememesi makbul. Okurla bağ kuramamak bir yetersizlik değil; üstünlük alameti gibi sunuluyor. Anlaşılmamak, adeta başlı başına bir estetik tutum, bir entelektüel nişan gibi yakada taşınıyor.

Hâlbuki gerçek derinlik, kendini kapatmakla değil; zor olanı, karmaşık olanı mümkün olan en açık ve tutarlı biçimde ifade edebilmekle ortaya çıkar. Kapalılık çoğu zaman yoğunluğun değil, dağınıklığın işaretidir.

Şunu da not düşmek gerekir: Eğer gerçekten özgün, sahici ve derin bir şey söylüyorsanız, bunun için kaygılanmanıza gerek yoktur. Zamanla okurunu, dinleyicisini, muhatabını bulur. Ama henüz kimse sizi anlamıyorsa ve bunu sürekli bir erdem gibi sunma ihtiyacı hissediyorsanız, belki de sorun toplumda değil; sizdedir.

Tevazu, sorumluluktan kaçmak değildir. Anlaşılır olmak da basitlik değildir. Kültürel üretimde asıl cesaret, “ben buyum” deyip eleştiriye açık durabilmektir. Gerisi; kulağa derin, iddialı ve havalı gelen ama özünde vasatlığı sigortalayan iyi ambalajlanmış bir demagojiden ibaret kalır.