Öğrenci eylemleri, kampüs kavgaları, intihal vakaları, başkasına tez yazdırma çeteleri… Türkiye’de oldum olası üniversiteler bu tür sorunlarla gündeme gelmiştir; bunlara son günlerde sahte diploma iddiaları da eklenmiş durumda. Elbette bunlar ciddi ve vahim sorunlardır. Ama meseleyi sadece birkaç skandala indirgemek yanıltıcı olur; Türkiye’de yükseköğretim kurumlarının içinde bulunduğu durum bundan çok daha derin ve sistemiktir. Üniversiteler uzun süredir bilimsellikten uzaklaşmış, düşünsel özgürlükten mahrum kalmış ve 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana gerçek anlamda özerk olamamıştır. Üzerine konuşulması gereken asıl mesele budur.

Türkiye, yeni yüzyıla güçlü bir ülke olarak hazırlanmak istiyorsa bu dönüşümün ilk adresi üniversiteler olmalı. Sayıdan çok niteliğe yatırım yapılmalı; yükseköğretim kurumları yeniden özerk hâle getirilmelidir. Eleştirel ve yaratıcı düşünce temel ilke ve değer hâline gelmeli. En önemlisi, üniversiteler artık “memleketi kurtaracağız” gibi büyük bir misyon edinmiş görüntüsü veren; ancak gerçekte yapısal sorunları perdeleyen nostaljik, dar ve kısır siyasal hesaplaşmaların mecrası olmaktan çıkarılmalıdır. Üniversitenin görevi memleketi kurtarmak değil; memlekete düşünmeyi, sorgulamayı, üretmeyi öğretmektir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olma imkânını vermiyor.” diyordu. Bu basit bir gözlem değil, gençliğin içine düştüğü psikolojik cenderenin bir tasviridir. Bu cendere gençliği zehirliyor. Gençlerin bundan kurtulması şart. Siyasi partilerin ve ideolojik akımların akademiye müdahalesi, gençlerin enerjisini yanlış bir kurtuluş miti etrafında tüketiyor. Gençlerin toplumsal meselelerde söz sahibi olması elbette değerlidir; ama yol ve yöntem yanlış seçildiğinde bu potansiyel, heba olur.

Ülkenin en parlak kuşağı olan 68 gençliği, sağdan soldan büyük anlatıların cazibesine kapılarak kanlı serüvenlere savrulmadı mı? Düşünmenin ve bilmenin yerini bağlılık ve aidiyet aldığında bir nesil heder edilmedi mi? Onca yetenek, onca potansiyel, bir ‘doğru cephe’ arayışının içinde harcanmadı mı? Bugün geriye dönüp baktığımızda, o gençlerin taşıdığı muazzam yaratıcılığın, entelektüel tutkunun, bilimsel merakın nasıl kolayca ideolojik çekişmelerin içinde öğütüldüğünü görüyoruz. Tarih bunun bedelini hâlâ omuzlarımızda taşıyor; taşıdığımız yük, sadece geçmişin acısı değil, kaybedilmiş geleceğin sızısıdır.

Tabii ki üniversiteler, toplumla bağ kurmalı ve geleceğe yön vermelidir; asıl işlevi de budur. Ancak angaje bir siyasi organizasyon gibi hareket etmemeli, hiçbir partinin ya da kesimin ileri karargâhı veya propaganda makinesi hâline gelmemelidir.

Vatan, soğuk savaş döneminden kalma dogmatik teorilerle, hamasi söylemlerle ve ateşli sloganlarla kurtarılamıyor işte. Artık bu gerçeği kavramamız ve kabullenmemiz gerekiyor.

Heyecanlı ve idealist gençliğin enerjisi, insanlığa ve günümüzün somut sorunlarına çözüm üretecek bir zemine taşınmalı. Bugünün dünyası yapay zekâdan biyoteknolojiye, uzay bilimlerinden sürdürülebilir tarıma kadar baş döndürücü bir hızla değişiyor. Buna karşın, biz hâlâ gençleri yarım yüzyıl önce çökmüş ideolojik kalıpların içine sıkıştırmaya çalışıyoruz. Üniversitelerimiz, özellikle teknoloji ve pozitif bilimler alanında, pratik, pragmatik ve yenilikçi yaklaşımlarla uluslararası ölçekte ses getirecek çalışmalara odaklanmalıdır.

Üniversiteler sadece ders verilen veya diploma dağıtılan yerler değildir; aynı zamanda bir toplumun düşünme biçimini, eleştirel kapasitesini ve yaratıcılığını şekillendiren kurumlardır. Üniversiteleri kurtarmak, Türkiye’yi gerçekten kurtarmanın ön koşuludur. Gerisi lafı güzaftır, kof hayaldir.

Yükseköğretimde köklü bir dönüşüm gerçekleştirmeden, gençliği özgür ve üretken hâle getirmeden, geleceğe dair umut beslemek mümkün değildir. Geleceği inşa etmek istiyorsak, önce düşüncenin evini, yani üniversiteyi onarmak zorundayız.