Çok da uzak olmayan bir geçmişte hayatın anlamı ve toplumsal meseleler üzerine kafa yormak yalnızca aydınların ya da uzmanların uğraşı değildi. Herkes kendi bilgisi ve birikimi ölçüsünde bu sorulara cevap arar, bir köy kahvesinde bile ülkenin gidişatı tartışılır, memleketin selameti üzerine fikir yürütülürdü. Eksik ve çoğu zaman ham da olsa bu fikrî arayışlar bir canlılık yaratıyordu. İnsanlar bir dava uğruna, bir ideolojiye ya da bir inanca yaslanarak yaşamlarını şekillendiriyordu.

Bugünse tablo bambaşka. Birçok düşünürün de dikkat çektiği gibi “hedonizm” giderek çağın tek geçer akçesi haline geldi. Popüler kültürün de bilinçli yönlendirmeleriyle bencillik ve bedensel hazcılık, varoluşun tek amacıymış gibi sunuluyor. Yaşam, sosyal medyanın da dayattığı biçimde, anlık zevklere, geçici tatminlere ve gösterişe indirgenmiş durumda. İnsanın kendini inşa etmesi, bir toplulukla ortak idealler uğruna çaba göstermesi, erdemli bir hayat sürmesi gibi kavramlar modası geçmiş, hatta bir tür naiflik ya da ahmaklık olarak görülüyor.

Arthur Miller’in şu sözü yaşanan bu çarpık dönüşümü çarpıcı biçimde özetliyor: “Bir zamanlar insanlar hayatlarından memnun değillerse devrim yaparlardı. Şimdi alışverişe çıkıyorlar.” Bu söz, toplumların nasıl felç kaldığını, bireysel tüketim sarmalına nasıl kapıldığını gösteriyor. Dahası, özgürlük ve değişim iradesinin yerini konformizmin aldığını hatırlatıyor.

Geçmişte gençler, sorunlu da olsa, çeşitli fikir ekollerine bağlanırdı. Kimisi Marksist olurdu, kimisi İslamcı, kimisi milliyetçi. Hepsi kendi penceresinden memleketin geleceğini, insanın kurtuluşunu, toplumun refahını tartışırdı. Bu ideolojik yönelimlerin içindeki yanlışlıklar bir yana, en azından bir değer, bir anlam, bir yüksek amaç arayışı vardı. Bugünse bu zemin neredeyse tamamen kaybolmuş durumda. Birey yalnızca kendi keyfinin tatmini için yaşıyor. Bir kahraman yaratmak şöyle dursun, Yaşar Kemal’in İnce Mehmet’i gibi halkın sinesinden çıkmış kahramanlar artık alay konusu ediliyor. Çünkü adanmışlık, fedakârlık ve erdem, bu çağın ruhuna büsbütün yabancılaştı.

Kişisel tatmin üzerine kurulu hayat ise paradoksal bir şekilde mutluluk getirmiyor. Çünkü haz, doğası gereği kısa ömürlüdür. Bir anlık tüketimle gelen mutluluk, bir sonraki an yoksunluğa dönüşüyor. İnsan bu döngüde sürekli daha fazlasını arıyor ama hiçbir zaman bulamıyor. Sonuç ortada: kronik mutsuzluk, derin depresyon, yaygın kaygı bozuklukları. Hayatın kendisi bir anlamdan, bir hikâyeden, bir büyük amaçtan soyutlanınca, geriye yalnızca sürekli tatminsizlik kalıyor.

İnsanlığın binlerce yıllık arayışlarının ardından geldiğimiz yer, belki de en yüzeysel nokta oldu. Onca birikimin, acının ve tecrübenin ardından, insan zihninin açtığı ufuklar daralıp parlak ekranlara hapsoldu. Ekran ışıkları altında karanlık bir çağ yaşıyoruz. Düşüncenin derin kuyularına inmeyi göze alan cesur ruhların yerini, hızla yitirilen hazların peşinde koşan sabırsız kalabalıklar aldı.

İnsanı insan yapan şey, fizyolojik güdüleri değil; anlam üretme, değer yaratma, kendini aşma iradesidir. Ama günümüz toplumu tam da bu insani vasfı köreltmiş durumda. Ve ne yazık ki bu çürüme, giderek normalleşiyor. Bu nedenle bugün yaşanan en büyük yoksulluk, maddi değil; anlam yoksulluğudur.