Yılmaz Özdil’in Kürtçe şiirle imtihanı

Yılmaz Özdil, geçtiğimiz günlerde “Kürtçe şiir” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazı, Sözcü gazetesinde tam sayfa olarak yayımlandı. Ancak bu kadar geniş bir yer ayrılmasına rağmen içerik, ne tarihsel bir bağlama oturuyordu ne de tutarlı bir neden-sonuç ilişkisine sahipti. Adeta birbirine eklenmiş dağınık fikirlerden oluşan bir çorbaydı: parçalı bilgiler, ucu açık göndermeler, belirsiz bir “biz” ve düşmanlaştırılmış bir “onlar.” Bir köşe yazısından ziyade, bir 'soğuk savaş broşürü'nü andırıyordu.

Konu, Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un Diyarbakır’da Dicle Üniversitesi’nin akademik yıl açılışında Kürtçe bir şiir okuması ve bu görüntünün Meclis’in resmi sosyal medya hesaplarında paylaşılmasıydı. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihinde bir ilk olarak değerlendirilen bu durum, kuşkusuz sembolik anlamı yüksek bir gelişmeydi.

Ancak Özdil, meseleyi anlamaya çalışmak yerine, bu adımı bir “tehlike” işareti gibi sunmayı tercih etmiş. Yazısında, sanki bu ülkede Kürtçe bir dizeden söz etmek bile bir “çözülme”, bir “ihanet” hatta “bölünmenin provasıymış” gibi bir dil benimsemiş.

Oysa Kürtçe; bu topraklarda asırlardır konuşulan, güçlü bir sözlü geleneğe, zengin bir şiir ve edebiyat mirasına sahip bir dildir. Milyonlarca insanın anadili olan bir dilin resmi bir platformda yankılanması, bir “tehlike” değil, bir geç kalmışlığa verilen küçük ama anlamlı bir cevaptır.

Devletin resmî kurumlarında Kürtçeye yer verilmesi, toplumsal barış ve ortak aidiyet duygusunu güçlendirecek, yaraları onaracak önemli bir adım olabilir. Ancak Özdil’in buna dair yaklaşımı, 1930’ların inkârcı reflekslerinden beslenen ilkel bir aklı yeniden üretmekten öteye geçemiyor.

Özdil, yazısında sözde bir tarihsel çizelge sunarak “adım adım bu noktaya geldik” diyor ve finalde de meşhur “kurbağa deneyi” metaforunu kullanıyor. Hani suyun içinde ısı yavaş yavaş artırılırsa kurbağa kaynar suda fark etmeden ölürmüş ya… Ona göre, Kürtçe bir şiir okunması da o suyun ısınmasıymış. Bu benzetme, sadece bilimsellikten uzak değil; aynı zamanda hastalıklı bir bakışın göstergesi. Çünkü burada “kaynar su” olarak tarif edilen şey, insanların kendi dillerinde konuşma, yazma, var olma hakkı.

Ne tuhaf değil mi? Bu ülkede milyonlarca insanın anadili olan bir dilin duyulmasını sinsice gelen bir ölüm metaforu ile anlatıyor. Kendisini “uyanık kurbağa” ilan eden Özdil’e göre Türkiye, Kürtçe bir şiirle adım adım bir “felakete” sürükleniyor. Klasik bir alarmizm örneği işte.

İnsanların kendi dilinde var olmasından korkmak, aslında birlikte yaşama fikrinden korkmaktır. Hâlbuki Türkiye’deki sorunların kaynağı bu tür kucaklayıcı adımlar değil, tam tersine uzun yıllar süren yasaklardır. Bu ülke, bir şiirden korkan iktidarları gördü. Şiir okuduğu için mahkemelere çıkarılan, hapse atılan, sürgün edilen nice insan geçti bu topraklardan. Ama bir şiirden korkan “aydın” görmek, doğrusu çok daha tuhaf, hatta patolojik bir durum.

Yılmaz Özdil, yıllar içinde kendine sadık bir okur kitlesi yarattı. Takipçileri şüphesiz iyi niyetli, ülkesini seven, adaletsizliklerden rahatsız insanlar. Ancak Özdil, bu kitlenin duygularını sürekli “tehdit algısı” üzerinden diri tutmayı seçti. Kendisini “Atatürkçülüğün son kalesi” gibi konumlandırarak her farklı sesi “ihanet” kategorisine yerleştirdi. Atatürk üzerinden bir kimlik, hatta bir piyasa oluşturdu desek abartı olmaz. Kitaplarından televizyon programlarına kadar her şey bu çizgi üzerine kurulu. Atatürk’ü adeta “ticari marka” gibi kullanarak kendi cephesini tahkim etti.

Elbette Mustafa Kemal Atatürk, bu ülkenin kurucu lideridir ve eleştiriden azade olmamakla birlikte saygıyı hak eder. Ancak ne denli değerli olursa olsun hiçbir tarihsel şahsiyet, bir toplumun düşünsel gelişiminin önüne konulacak bir duvar değildir. Atatürk’ü anlamak ya da sevmek başka şeydir; Atatürk’ü pazarlamak, kendi öfkesine zırh yapmak bambaşka bir şeydir. Ayrıca Atatürk’ü anlamak, onu sloganlaştırmakla değil; onun dönemini aşan vizyonunu bugünün dünyasına taşımakla mümkündür.

Özdil’in asıl sorunu burada yatıyor: O, toplumsal fay hatlarını onarmak yerine, onları kaşıyarak ayakta kalmayı seçiyor. Çünkü bu fay hattı, onun varlık zemini. Her yeni gelişmede, “vatan elden gidiyor” korkusunu tetikleyip kutupları keskinleştiriyor. Bir aydın sorumluluğu ile bu ülkenin yaralarını sarmak yerine, o yaralardan siyaset devşirmeyi tercih ediyor.

Fakat Türkiye artık 1930’ların ülkesi değil. Bu topraklarda Kürtçe şarkılar dinleniyor, romanlar yazılıyor, tiyatrolar sahneleniyor. Üniversitelerde Kürt dili bölümleri var. Kimi eksik, kimi sembolik, kimi yetersiz ama samimi ve ciddi bir yönelim var. Bu yönelim, bu ülkenin çoğulcu, barışçıl bir geleceğe yürüme iradesidir. Özdil ise bu güzellikleri görmezden geliyor. Çünkü onun için değişim, bir kayıp olarak algılanıyor.

Oysa dil, kimlik, kültür… Bunlar bir ülkeyi zayıflatmaz. Tam tersine zenginleştirir, derinleştirir. Bir ülke, kendi vatandaşlarının dillerine, hikâyelerine, acılarına kulak verdikçe büyür.

Özdil’in yazısında ne bilimsel bir derinlik ne de insani bir duyarlılık var. Yazıyı baştan sona okuduğunuzda, satır aralarında nevrotik bir kaybetme korkusu hissediliyor. Ama o korkunun yöneldiği yer yanlış. Çünkü bu ülke, farklılıklarını bastırarak değil, kabullenerek büyüyebilir.

Kürtçe bir şiir okundu diye kıyamet kopmaz, devlet yıkılmaz, ülke bölünmez. Ama belki birileri ilk kez o dizelerde kendini bulur.

Ve belki biz, ilk kez birbirimizi duymaya başlarız.

Bundan korkmak yerine, bundan umut duymak ve bunu teşvik etmek gerek.