Yenilen Nazizm mi, Naziler mi?

1942 yılında Brezilya’da intihar eden Stefan Zweig, hayatına veda ederken, insanlığın geleceğine dair umutlarını da yitirmişti. Mektubunda “Manevi yurdum Avrupa kendi kendini yok etti” diyordu. Nazizmin geçici bir sapma değil, insanlığın kalıcı kaderi olacağından korkuyordu. Hitler yenilmeyebilir, faşizm kalıcılaşabilirdi. İnsanlık, kendi yarattığı canavarı artık kontrol edemeyebilirdi.

İlk bakışta tarih Zweig’i haksız çıkardı. Naziler yenildi, toplama kampları kapatıldı, Nürnberg yargılamaları yapıldı. “Bir daha asla” denildi. Uluslararası hukuk inşa edildi, insan hakları beyannameleri imzalandı. Ancak esas soru şu: Nazileri yenmek, Nazizmi mümkün kılan zihniyeti yenmek anlamına mı geliyordu?

İki dünya savaşı, milyonlarca insanın ölümüyle, şehirlerin haritadan silinmesiyle, soykırımlarla ve kitlesel kıyımlarla sonuçlandı. Pogromlar, atom bombaları, kimyasal silahlar, sistematik işkenceler… İnsanlık büyük bir yıkım yaşadı. Ve tam da bu yıkımın ardından uluslararası hukuk doğdu. “Soykırım olmayacak”, “siviller korunacak”, “savaşın bile bir hukuku olacak” denilirken aslında insanlık kendi vahşetini dizginlemek için kendine sınır koymaya çalışıyordu. Bu cümleler, romantik ideallerden değil; yaşanmış acılardan süzülmüş, kanla yazılmış notlardı.

Bu sınır ihtiyacı, hukuk metinlerinden önce estetik bir uyarı olarak ortaya çıktı. Picasso’nun 1937 tarihli Guernica’sı, yalnızca yerle bir edilen bir kasabayı değil, aklını yitirmiş bir uygarlığı teşhir ediyordu. O tablo, henüz mahkemeler kurulmadan, sözleşmeler imzalanmadan yapılmış bir ikazdı: Bu gidişat durdurulmazsa barbarlık istisna değil norm hâline gelecekti.

Bugün Gazze, Guernica’nın yeni ve trajik bir örneği. Oradaki felaket, barbarlığın istisna olmadığını, sınırların ne kadar kolay aşıldığını gözler önüne seriyor. Her şey göz göre göre cereyan ediyor. Rakamlar gizlenmiyor, görüntüler saklanmıyor. Ama bu açıklık bir hesaplaşma üretmiyor; aksine felaketi sıradanlaştırıyor. Sivil ölümleri 'kaçınılmaz kayıp', şehirlerin yerle bir edilmesi 'zorunlu güvenlik tedbiri' olarak sunuluyor. Felaket, teknik bir meseleye; kötülük, idari bir faaliyete indirgeniyor.

Hannah Arendt’in Eichmann yargılamasında işaret ettiği 'kötülüğün sıradanlığı' tam da buydu. Arendt, korkutucu bir canavarla değil; görevini yapan, kurallara uyan ve sorgulamayan sıradan bir bürokratla karşılaşmıştı. O, bir şeytana benzemiyordu ve kötülük, bağırıp çağırarak gelmiyordu. Dosyalarla, prosedürlerle, “ben sadece görevimi yaptım” cümleleriyle geliyordu. Büyük felaketler çoğu zaman büyük nefretlerden değil, düşünmeyi reddetmekten doğuyordu.

Bugün hukuk var ama bağlayıcı değil. Kurallar yazılı ama irade yok. Güç, yeniden kurucu ve belirleyici unsur haline geliyor; dünya, bir kez daha Makyavelist paradigmanın ekseninde dönüyor. Gücün hakka üstün geldiği, kudretin hukuku şekillendirdiği, 'amaç'ın bütün araçları meşrulaştırdığı bir çağdayız. ‘Güvenlik’, ‘beka’, ‘çıkar’ gibi tamamen muğlak ve tartışmalı kavramlar; hukukun, vicdanın ve insan hayatının üzerine örtülen bir perdeye dönüşüyor.

Zweig’in yanıldığı nokta, Nazilerin askeri olarak yenilebileceğini öngörememesiydi. Haklı çıktığı yer ise insanlığın bu vahşeti her an yeniden üretebilecek bir potansiyele sahip olduğuydu. Auschwitz olduysa, tekrar olabilirdi. Nitekim oldu da.

Demek ki mesele, tarihin belli bir aşamasında ve belirli bir coğrafyada ortaya çıkmış Naziler değil. Sorun, her çağda yeni kavramlar, yeni üniformalar, yeni araçlar ve yeni gerekçelerle kendini yeniden var eden o karanlık zihniyetin hâlâ insanlığın içinden sökülüp atılamamış olmasıdır.

O zaman geriye sadece tek bir soru kalıyor: Bunca acıya, deneyime ve hukuki önleme rağmen, hâlâ dizginlenemeyen içimizdeki barbarı nasıl durduracağız?