Gündem

"Türkiye’nin Suriye’deki Kürtlere dönük tavrı değişmeli"

DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar, yaptığı değerlendirmede Türkiye’nin Suriye Kürtlerini tanımasının “kaçınılmaz” olduğunu belirterek, “Şam yönetimi ile SDG arasında belli uzlaşmalara varılırsa bu Türkiye’de dili değiştirecek” dedi.

Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, özellikle Suriye’nin kuzeyindeki hareketlilik, bölgedeki siyasi dengeleri yeniden gündeme getirdi. Türkiye’de de demokratikleşme, çözüm süreci ve bölgesel güvenlik politikaları konularında tartışmalar sürerken, deneyimli gazeteci ve DEM Parti Milletvekili Cengiz Çandar Mezopotamya Ajansı’na verdiği söyleşide güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Çandar, söyleşide Suriye’deki tarafların durumuna, Türkiye’nin sürece bakışına ve bölgesel istikrara dair görüşlerini paylaştı. Ayrıca Türkiye’de başlatılan sürecin toplumsal yansımalarına değinerek, sürecin içeriği, hedefleri ve beklentileri üzerine açıklamalarda bulundu. Mezopotamya Ajansı muhabiri Mehmet Aslan tarafından gerçekleştirilen söyleşi, Cengiz Çandar’ın hem Suriye hem de Türkiye ekseninde yürütülen tartışmalara dair görüşlerini içeriyor.

Söyleşide Çandar’ın sürecin gidişatına ilişkin öne çıkan değerlendirmeleri şu şekilde:

"Abdullah Öcalan, Kürt sorunu ve çözümünün tam ortasında, merkezinde yer alıyor."

-Bu sürece start veren, bu süreci bir yıl öncesinde harekete geçiren, önünü açmış olan hatta lokomotif olarak süreci taşımış olan Devlet Bahçeli'nin kendisi; dikkat ederseniz 1 yıla yakın süredir Abdullah Öcalan'dan kurucu önder sıfatıyla söz ediyor. Sürecin lokomotifi ve hatta bir anlamda güvencesi konumuna yerleşmiş olan ve iktidar ortağı aynı zamanda. Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan'dan kurucu önder diye söz ediyorsa bu ne demek? Abdullah Öcalan'ın çok merkezi bir konumda bulunduğu ve bir başrol oyuncusu olduğu anlamına geliyor. Süreç itibariyle baş aktör oldu. Sürecin en başlarında birtakım iktidar mensuplarıyla, o çevreden insanlarla yaptığım özel görüşmelerde, Abdullah Öcalan'dan başka hiç kimse Devlet Bahçeli'nin 22 Ekim'de yaptığı çağrının karşılığını aldırtamaz demiştim. Bu kanaatim, 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum çağrısına, PKK'nin, 12. ve fesih kongresi ile ve en önemlisi 11 Temmuz'daki silah yakma töreniyle verdiği cevapla doğrulandı. Abdullah Öcalan'ın dışında hiç kimse bunları yaptıramazdı. Abdullah Öcalan olmasaydı süreç olmazdı. Süreç Abdullah Öcalan sayesinde oldu ve bugünlere geldi.

"Öcalan için az önce ifade ettiğim göndermeler bir anlamda Devlet Bahçeli için de geçerli."

-Şunu söylemek istiyorum: Abdullah Öcalan olmasaydı süreç olmazdı ve bugüne gelemezdi, dedim. Devlet Bahçeli olmasaydı da süreç olamazdı. Yani Devlet Bahçeli ile bu süreç olabildi. Devlet Bahçeli'yi denklemin dışına çekseydiniz bugünkü süreç olamazdı. Tıpkı 2013-2015 döneminde olduğu gibi, Oslo döneminde olduğu gibi, 2006-2011 arasında olduğu gibi. Oslo gizli bir süreçti. Ama açığa çıktığı anda o günkü Devlet Bahçeli'nin bunun karşısına dikileceği belliydi. Oysa şimdi, Devlet Bahçeli iyi bir diyalog partneri. O bakımdan Devlet Bahçeli de olmadan olmazdı. Hakkını teslim etmek için söylüyorum. Ama bütün devlet, Bahçeli gibi mi konuşuyor; öyle mi düşünüyor? Daha o noktada değiliz. Öyle olsak sürecin daha ileri bir noktasında olurduk.

Bahçeli 22 Ekim'de bir çağrı yaptı. Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç, bu çağrıyı duyduğunda “Doğru mu duyuyorum” diye gidip yüzünü yıkadığını söyledi. Bizler geçen yıl bu sıralarda Abdullah Öcalan hakkında hiçbir şey işitmiyorduk. Hiçbir bilgiye sahip değildik. Ailesi ve avukatları da dahil olmak üzere 5 yıldır süren çok koyu bir tecrit durumu vardı. Nefes alıyor mu veriyor mu bilmiyorduk hiçbirimiz. Şimdi DEM Partili İmralı heyeti gidip geliyor; hiç değilse 8 kere falan görüştü. Avukatlar gidip geliyor, aile görüşüyor. Abdullah Öcalan'ın telekonferansı yayınlandı. 27 Şubat çağrısı onun fotoğrafıyla birlikte yapıldı. Şunu söylemek istiyorum: Demek ki devlet, Abdullah Öcalan'ın etkisinin ve rolünün farkında. Ama hâlâ devletin bir bölümünde tutukluk görebiliyorum. Yeterince süratli ve çabuk davranılmadığı ve tutukluk yapıldığı kanaatindeyim. İktidarın AKP kanadını kastediyorum.

-AKP, esas iktidar. Devlet Bahçeli'nin genel başkanı olduğu MHP, iktidar ortağı. Ama iktidarın kendisi AKP. Bir de Türkiye'de yapılan anayasa değişiklikleri ile işte onların “Cumhurbaşkanı Hükümet Sistemi” adını verdiği, herkesin “tek adam yönetimi” olarak gördüğü, pek de demokratik olmayan; uygulamaları itibariyle otoriter, otokratik bir yapı var. Onu temsil eden de Tayyip Erdoğan. Şimdi böyle bir sistemde devletin önemli bir bölümü, iktidarı temsilen AKP'nin ve Tayyip Erdoğan'ın elinde. İktidarının devamı için ya da sağlamlaşması için iç politika hesapları yaptığı noktada, sürecin hızı, etkisi ve dili de ondan etkileniyor. İç politikadaki bütün gündem ona tabi bir hal almaya başlayınca süreç ister istemez bundan etkileniyor. Yoksa devletin Öcalan'ın gücü, rolü, önemi konusunda bir sıkıntısı yok. AKP'nin de yok. Bazı şeyleri yaşayarak göreceğiz ama süreç açısından düşünürsek biz siyasetçiler olarak umutsuz olamayız. Umutsuz olma hakkı olmayan birinci kişiler siyasetçilerdir. Umudu ayakta tutmak, var etmek ve sonuca ulaşmak için uğraşıyoruz. O yüzden umutlu olmaya devam edeceğiz.

"Kimse (barışı) bize getirip elimize sunmuyor. Bunun için siyaset yapacağız. AKP buna ilişkin umut veriyor mu derseniz, ikircikli bir görüntü var."

-Biraz önce dediğim Devlet Bahçeli kadar açık davranmayan, ısrarlı davranmayan bir AKP profili görüyoruz. Bir yandan da o umudun AKP üzerinden de devam edebileceğine dair ipuçlarını veren birtakım emareler görüyoruz. Örneğin, Meclis’in açılış gününde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yaptığı açılış konuşmasını alın—ki o gün oturumun bitiminde Bahçeli gelip DEM Parti eş genel başkanlarıyla el sıkışmıştı ve şimdi o el sıkışma, bugünkü sürecin startı gibi algılanıyor. Şimdi geri dönün ve tam da o gün Tayyip Erdoğan'ın yaptığı açılış konuşmasına bakın. Ve bundan iki hafta önce, 1 Ekim 2025'te yaptığı açılış konuşmasına bakın. Geçen yıl bizim adımız geçmiyordu. Ama bu yılki konuşmasında DEM Parti’ye teşekkür ediyor, övgüler yağdırıyor. Sırrı Süreyya'ya ayrı bir paragraf ayırıyor, rahmetle anıyor ve barış için gösterdiği çabaları övüyor. DEM Parti bu sürecin en önemli taşıyıcılarından biri. Sırrı Süreyya'yı Türkiye'de bu kadar büyük bir isim haline getiren rolü; süreçle ilgili oynadığı rol. Cenazesi tarihimizde gördüğümüz en büyük cenaze törenlerinden birine dönüştü. Tayyip Erdoğan, Sırrı Süreyya Önder’i rahmetle andıktan ve barış çabalarını övdüğü konuşmasının ardından yaptığı ilk iş DEM Parti sıralarına doğru yürümek ve el sıkışmak oldu. DEM Parti’den başladı. DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları'nı fark etmediği ve o nedenle onun elini sıkmadığını öğrendikten sonra, özür dilemek için akşam Meclis’in açılış resepsiyonuna geldi. Geçen yıl gelmemişti. Bu yıl geldi ve ilk iş olarak Tülay Hatimoğulları’ndan özür dilemeye ve el sıkışmaya geldi. Tayyip Erdoğan gibi bir insan akşam DEM Parti Eş Genel Başkanı’ndan özür dilemeye geliyor. Bunun anlamı ve önemi üzerinde düşünmek gerekiyor. Üzerinde onca lüzumsuz spekülasyon yapılan o fotoğraf karesi, Tayyip Erdoğan'ın DEM Parti Eş Genel Başkanı’ndan özür dileme anıydı aslında. On beş gün önce bu jestleri yapmış olan Tayyip Erdoğan'a baktığınız zaman o zaman AKP'nin de ve bizzat Tayyip Erdoğan'ın da bu sürecin devamından yana olduğu hükmüne varabiliyorsunuz.

"Bu komisyon niçin var oldu?"

-Bu komisyon, silah bırakmayla birlikte ortaya çıkan durumda bu silah bırakmanın hukuki altyapısını, hukuki düzenlemelerini yerine getirmek için kuruldu. Onu yaptı mı? Hayır, yapmadı. Daha oraya gelemedi bir türlü. Gelebilir mi? Gelebilir. Gelmesi de gerekir. Hâlâ onu dinliyor, bunu dinliyor, şunu dinliyor. Sizin soruda ifade ettiğiniz toplumsallaşma adına yapılıyor bunlar. Komisyonun daha hızlı hareket etmesi ve bu yasal düzenlemeleri yapması gerekiyor. Komisyon, Kürt sorunu çözmek için değil, Kürt sorununun çözümüne giden yolları açmak için kuruldu. Komisyonun kuruluş sebebi, 11 Temmuz sonrası ortaya çıkan durumun yasal düzenlemelerini yapmaktı. Nedir o? Başta bir geri dönüş yasası taslağı hazırlamak. Gerillanın ve örgüt nedeniyle hapiste ve sürgünde bulunan binlerce kişinin, Türkiye'de toplumsal ve siyasi hayata katılmasını mümkün kılacak hukuki altyapının hazırlanması. Binlerce kişi hapishanelerde ve diasporada, Avrupa'da ve sürgünde örgütle ilgili iddialar nedeniyle. Şimdi örgüt yok ortada. “Silahlı mücadeleyi de bıraktım” diyor. O zaman bu kadar insanın topluma entegre olması gerekiyor ve rol alması gerekiyor ülkenin siyasetinde. Bunun getireceği bir iklim, barış iklimi, diyalog iklimi, Bahçeli'nin sık sık vurguladığı, arada bir Tayyip Erdoğan'ın da gönderme yaptığı Kürt-Türk kardeşliğinin gerçekten ete kemiğe bürünmesi, bunun ikliminin düzenlenmesi. Bunun hayalini kurmak bile muazzam. Binlerce kişi Türkiye'ye bu gelişmelerden sonra gelecek, siyasi hayata katılacak. Tarihimizde olmamış bir şey. Böylece ülkede büyük bir iç barış ortamı sağlanacak. Umarım çok yakında başlarlar.

"CHP'nin komisyona katılması çok değerli."

-CHP ana muhalefet partisi ve iktidar adayı. Böyle bir parti komisyonda olmadan komisyon olamazdı. Bütün baskılara rağmen, özellikle sizin ifade ettiğiniz kendi iç çevrelerinden gelen baskılara rağmen, yayın organlarının Kürt meselesine yönelik son derece olumsuz tavrına, İYİ Parti’den de bile öteye geçen olumsuz tavrına ve bombardımanına rağmen, Özgür Özel DEM Parti’yi sakınmayı sürdürdü. Her türlü polemiğin önünde dikilmekte ve komisyonda Cumhuriyet Halk Partisi'nin varlığını korumakta gösterdiği direnç, irade ve tutarlılık bakımından kutlanması gerekiyor. CHP çevreleri niye süreç karşıtı gibi algılanacak konuşmalar yapıyor? CHP'nin genel başkanı böyle yapmıyor. CHP'nin komisyon üyeleri böyle yapmıyor. CHP dediğiniz zaman çok parçalı bir yapıdan söz etmiş oluyorsunuz.

"CHP Cumhuriyet'in kurucu partisi. Kürt meselesi de Cumhuriyet'in kuruluşuyla ortaya çıktı."

-Kürt meselesine ilişkin işlenmiş bütün günahlar, eski CHP’nin ürünü. CHP Kürt meselesine ilişkin günahlardan bağışık bir parti değil ve dolayısıyla CHP'nin içinde çok kuvvetli ama çok kuvvetli ulusalcı bir cereyan var. Sadece CHP mi? Türkiye Komünist Partisi, Sol Parti… Bunların hepsi sürece karşı; hepsinden belirgin bir anti-Kürt tavır var. CHP'de tuhaf olan, CHP’li bilinen yayın organlarının sürece karşı, anti-Kürt, ulusalcı unsurların kontrolünde olması. Sözcü, Cumhuriyet, belli ölçülerde Nefes; Halk TV de belli farklılıklar olmakla birlikte onların kontrolünde. Özgür Özel'in durduğu yer ile CHP'li bilinen yayın organlarının içinde yer alanlar ve CHP ortamını etkileyenler aynı değiller. Ve çok kuvvetli bir ulusalcı cereyan var CHP'nin içinde. Ama sürece yakın duran, sürecin devamını isteyen, sonuca ulaşmasını ve Kürt sorununun çözümünü isteyen ciddi bir kesim de var.

"Medya şimdiye kadarkiyle çok hayırlı bir rol oynamadı."

-Eğer bir süreç varsa; eğer bu süreç bir şekilde silahların bırakılmasından hareketle daha kalıcı bir barışa evrilecekse medyanın dilinin de bu yeni duruma uygun olması lazım. Barışçı bir dil tutturması, sürece karşı olumlu bir yaklaşımı yansıtacak bir dil tutturması gerekiyor. Ama medya zehirli bir dil tutturuyor. 2013-2015’teki son süreçten sonra Türkiye'de iktidar kontrolündeki medyanın dili de Kürtlere karşı ırkçı, küstah, üstenci ve saldırgan oldu. Bunları gazeteci olarak görmüyorum. Bunlar papağan, megafon. Bunlar düğmelerine ne basılırsa o sesi çıkaran tipler. Türkiye'de ana akım özgür medyadan, bağımsız bir medyadan söz etmek çok zor. Özgür medya mensupları, bağımsız düşünen, ahlaki düşünen medya mensupları, gazeteciler yok mu? Elbette var. Ama ana akım medya dilini düzeltmemiş, barış dilini benimsememiş kişilerin ağır bastığı bir durumda ana muhalefet medyası da ana muhalefet genel merkezinin tam tersi pozisyonda olanların kontrolünde. Televizyonları, gazeteleri az önce söyledik. Hepsi birlikte sürece karşı zehirli bir dil kullanıp havayı kirletiyorlar ve bu büyük bir sorun. Bu süreci bozmak, rayından çıkarmak için içeride ve dışarıda faaliyet gösteren, gösterecek birtakım unsurlar var. Yapısı ve özellikleri itibariyle bu süreç zaten provokasyonlara çok açık. Öyle olunca bir de zehirli medya diliyle karşılaşıldığında iktidar kanadı sürecin yönü ve hızı konusunda tereddüt etmeye başlıyor.

"Suriye Kürtleri bizim vatandaşlarımızın oradaki devamı."

-Türkiye'deki iktidarın Şam'daki geçici yönetime gösterdiği ilginin daha da ötesini, daha da şefkatli biçimini Suriye Kürtlerine karşı göstermesi gerekiyor. Çünkü Suriye Kürtleri bizim vatandaşlarımızın oradaki devamı. Aynı köyler bölünmüş. Aynı aileler bölünmüş. Yani Suriye Kürt'ü bizim Kürt'ümüzden farklı bir şey değil. Türkiye Kürt'ü ile Suriye Kürt’ü arasındaki bağlar, Türkiye Kürt’ü ile Irak Kürt'ü arasındaki bağlardan bile daha yakın. Dolasıyla Türkiye Suriye’ye baktığı zaman kendisini oradaki Kürtlerin temsilcisi gibi, sözcüsü gibi görmeli. Bir bakıma Suriye Kürtlerinin de devleti gibi davranmalı. O zaman çok daha kolay çözülür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meclis konuşmasında bu bakış açısına uygun ifadeler vardı.

-İsrail bölgede çok güçlendi. “Suriye Kürtleri İsrail'in etkisi altına girer, İsrail tarafından araçsallaştırılabilirler” diye bir kaygı var. İsrail’e öyle bir alan bırakmayın, Kürtleri kucaklayın. Ortada üvey evlat gibi bırakır, onlara karşı saldırgan bir tutum alırsanız ya da Suriye'nin içinden onlara yönelik saldırıları adeta teşvik eder bir görüntü verirseniz, en istemediğiniz şey olabilir. Onları İsrail'e itmiş olursunuz. Buna meydan vermeyin. Siz kucaklayın. Biz kucaklayalım. Bu arada SDG ile Türkiye arasında ve daha önemlisi SDG ile geçici Şam yönetimi arasında bir diyalog var ve yol alıyor. Türkiye'deki dil de, iktidar dili anlamında, değişmeye başladığını fark edebiliyoruz. Bir dil değişikliği görülüyor. Şam yönetimi ile SDG arasında belli uzlaşmalara varılırsa bu Türkiye’de dili değiştirecek. Nasıl Irak Kürtlerine karşı zaman içinde tavır değiştiyse, Suriye Kürtleri için de değişmeli.

-Türkiye’nin Suriye politikası değişir. Kaçınılmaz, çaresiz. Sen bunu Irak Kürtlerine karşı 1991’den itibaren 15 yıl mesafe alıp Kürt liderlerine ağza alınmayacak hakaretlerle hitap ettikten sonra, 2007-2008 yılından bu zamana kadar toz kondurmuyorsun. Bugün son derece yakın ilişkilere sahipsin. Aynı durum Suriye Kürtleri için de hayli hayli olur. Olacak. Çaresi yok, kaçınılmaz. Bu durum Türkiye’ye de kazandırır. Sürece karşı ikide bir Suriye öne sürülüyor. Türkiye'deki sürecin önüne Suriye'deki durumu dikmek demek, atın önüne arabayı koymak demek. Tam tersine Türkiye'de süreç ne kadar iyi götürülür ve ilerletilirse, izdüşümünü Suriye'ye olumlu biçimde bırakır ve Suriye'yi de rahatlatır. Suriye’deki gelişmeleri Türkiye'deki sürece ilişkin bir bahane olmaktan çıkarmak gerekiyor. Onun için de Suriye Kürtlerine yaklaşmak, yakınlaşmak gerekiyor ve Türkiye'deki süreci de ilerletmek gerekiyor.

"Kürtlere düşmanca bir tavırla yaklaşmaya devam ederseniz bölgenin ve dolayısıyla kendinizin istikrarsızlığına hizmet ediyor olursunuz."

-İsrail Yemen’den Tahran’a kadar vuruyor. İran'ı Ortadoğu denkleminin dışına itti. Suriye'de rejimi çökertti. Hizbullah’ı ezerek Lübnan'a ağırlığını yaydı. Hamas'ı ezdi. Şimdi Yemen’de Husileri devre dışı bırakmaya odaklandı. Türkiye kendiliğinden bölgesinde böyle bir İsrail ile karşılaşmış durumda. Kürtler bu bölgenin siyaset sahnesine çıktılar. 1920’lerde, sonraki yıllarda, hatta 2000'lerin başlarında olmadığı kadar dünya siyaset sahnesinde ve bölge siyasi sahnesinde statü kazanmış olan bir aktör haline geldiler. Siz Kürtlere düşmanca bir tavırla yaklaşmaya devam ederseniz—her kim olursa olsun ister Türkiye ister İran ister Irak—o zaman yeni bölge denkleminde saldırgan güç olarak ortaya çıkmış İsrail karşısında, bölgenin ve dolayısıyla kendinizin istikrarsızlığına hizmet ediyor olursunuz. Siz İsrail’e karşı bölgenin yerleşik ve kalıcı unsurlarıyla birlikte güçlü durmak istiyorsanız işte o zaman Kürt-Türk kardeşliği dediğimiz zemin üzerinde yeni bir anlayış ve yeni bir yapı inşa etmek durumundasınız. O yüzden kendi Kürtleriyle barıştığı anda Türkiye zaten bütün bölge Kürtleriyle de barışacak. Türkiye kendi Kürtleriyle barışırsa ve bu sorun kavramını devre dışı bırakırsa, otomatik olarak Suriye Kürtleri, İran Kürtleri, Irak Kürtleri ile de buluşur ve o zaman bu bölgede Türkiye’yi zayıflatmak isteyen kim varsa ona karşı kendini tahkim eder.

"Kürtler ve Türklerin barışık olması belli siyasetlerle sağlanabilir bir şey."

-Böyle bir barışmanın getireceği sonuçları hazmetmek, kabullenmek ve gerçekleştirmek gerekiyor. Ama sonuç olarak Türkler ve Kürtler ve öncelikle Türkiye'nin içinde barışık bir halde olurlarsa bölgede Türkiye güçlenir. Kendiliğinden güçlenir. Bunu istemeyebilir mi bazı bölge aktörleri? Tabii ki istemeyebilir. Türkiye'nin güçlenmesini istemeyecek olmaları çok da anlaşılabilir. Çok somut bir ifadeyle konuşursak; İran ister mi? İstemeyebilir. İsrail ister mi? Tabii ki istemeyebilir. Muhtemelen de istemiyordur İsrail bu sürecin başarılı olmasını.

En önemlisi ABD bölgede şu an itibariyle istikrar ortamı istiyor. O nedenle Türkiye’deki süreci akamete uğratmak, önünü kesmek için bir hamle ihtiyacı içinde bulunduğunu göremiyorum. Ama İsrail, İran ve bazı AB unsurları istemeyebilir. Türkiye’nin de, Kürtlerin de, bütün bunlara rağmen süreci başarıya ulaştırma gücü var. O kadar kendimize güvensiz olmayalım. Biz istiyorsak yaparız. Ne şekilde yaparız? Bazı şeyleri yaparak, bazı şeyleri yapmayarak yapabiliriz. Türkiye’nin Suriye Kürtlerine dair dilini değiştirmesi gerekiyor. Bunu yapabilmek için de içeride barışması gerekiyor. Kendi Kürtlerinin hakkını, hukukunu sağlamadan Suriye Kürtleri ile barışamazsın. O nedenle süreç önemli. Bu süreç Türkiye’de Kürt sorununun çözümünün önünü açar.