<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Doğupost</title>
    <link>https://www.dogupost.com</link>
    <description>Doğu'dan, Doğruya</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dogupost.com/rss/ozel-haber" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2025. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Thu, 25 Jun 2026 16:12:57 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/rss/ozel-haber"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[Asgari ücrette kur etkisi: 2026 artışı, 2025'teki kayıpla başladı]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/asgari-ucrette-kur-etkisi-2026-artisi-2025teki-kayipla-basladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/asgari-ucrette-kur-etkisi-2026-artisi-2025teki-kayipla-basladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Asgari ücrette 2026 için yapılan artış, önceki yıl boyunca döviz kuru karşısında yaşanan kaybın ardından oluşan taban üzerinden başladı; alım gücü tartışmaları yeniden gündeme geldi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>2026 yılına girerken asgari ücrette artış yapıldı. Ancak araştırma kuruluşlarının verileri, bu artışın, 2025 boyunca yaşanan kur kaynaklı gelir kaybının ardından geldiğine işaret ediyor.</p>

<p><strong>Euro bazında altı ayda 150 euroluk düşü</strong></p>

<p>Avrupa Birliği İstatistik Ofisi (Eurostat) tarafından yayımlanan karşılaştırmalı veriler, Türkiye'de asgari ücretin döviz kuru karşısındaki seyrini ortaya koyuyor. Verilere göre, 2025'in ilk yarısında brüt asgari ücretin euro karşılığı 708 euro seviyesindeyken, yılın ikinci yarısında bu tutar 558 euroya geriledi. Yaklaşık altı ayda yaşanan 150 euroluk düşüş, ücrette herhangi bir artış yapılmayan dönemde kur hareketlerinin etkisini görünür kıldı.</p>

<p><strong>2026 ücretinin başlangıç zemini</strong></p>

<p>Bu gelişme, 2026 yılı için belirlenen asgari ücretin başlangıç zeminini de belirledi. Türkiye’de 2026 başında net asgari ücret 28 bin 75 TL olarak uygulanmaya başladı. Nominal artışa rağmen, önceki yıl oluşan döviz bazlı kayıp, yeni ücretin reel gücüne ilişkin değerlendirmeleri gündeme getirdi.</p>

<p><strong>Avrupa’da sondan beşinci sırada</strong></p>

<p>Eurostat’ın aylık ve brüt ücretleri dönemsel ortalama döviz kuru üzerinden karşılaştırdığı çalışmada, Türkiye 2025’in ikinci yarısı itibarıyla euro bazında asgari ücret sıralamasında Avrupa’da sondan beşinci sırada yer aldı. Almanya, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkelerde asgari ücret 2 bin euronun üzerine çıkarken, Türkiye Arnavutluk ve Karadağ ile benzer bir gelir bandında konumlandı.</p>

<p>Araştırma verileri, Türkiye’de asgari ücretin uzun süredir kur dalgalanmalarına karşı hassas bir yapı sergilediğini de gösteriyor. Brüt asgari ücretin euro karşılığı 2020–2022 döneminde gerilerken, 2023 ve 2024’te yükseldi; ancak bu artışlar kalıcı olmadı. 2025’in ilk yarısında kaydedilen 708 euroluk seviye, euro bazında en yüksek nokta olarak kayda geçse de yalnızca altı ay korunabildi.</p>

<p><strong>Temel giderlerde döviz baskısı</strong></p>

<p>Ekonomi araştırma kuruluşları, bu tabloyu ücretlerin TL cinsinden belirlenmesine karşın, temel tüketim kalemlerinin önemli bölümünün dövizle ilişkili maliyetlere dayanmasıyla açıklıyor. Enerji, akaryakıt ve gıda gibi alanlarda kur artışının fiyatlara yansıması, ücret artışlarının etkisini sınırlıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Veriler göz önünde bulundurulduğunda 2026 asgari ücretinin reel etkisi, yalnızca ilan edilen rakamla değil, yıl boyunca döviz kuru ve enflasyonun seyriyle şekillenecek. Veriler, ücret artışlarının geçmiş dönemdeki alım gücü kaybını telafi etme işleviyle başladığını ortaya koyuyor.</p>

<p><strong><u>Haber:</u> Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/asgari-ucrette-kur-etkisi-2026-artisi-2025teki-kayipla-basladi</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Feb 2026 15:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2026/02/sdds.jpg" type="image/jpeg" length="40089"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[E-ticarette kırılma noktası: Türkiye neden yerelleşiyor?]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/e-ticarette-kirilma-noktasi-turkiye-neden-yerellesiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/e-ticarette-kirilma-noktasi-turkiye-neden-yerellesiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gümrük düzenlemeleri ve denetimler, küresel e-ticaret devlerini geri adım attırdı. Türkiye’de alışveriş modeli sessizce değişiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de e-ticaret, uzun süredir ilk kez yapısal bir dönüşüm sürecine girdi. Yurt dışından düşük maliyetli ürünlere hızlı erişim sağlayan sistemlerin devre dışı kalması, yalnızca tüketici tercihlerini değil, platformların iş modellerini de doğrudan etkiledi. Son dönemde atılan adımlar, küresel e-ticaret devlerinin Türkiye pazarındaki hareket alanının daraldığını ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>Temu kararı ne anlama geliyor?</strong></p>

<p>Çin merkezli Temu’nun Türkiye’de "<em>yurt dışı gönderim" </em>seçeneğini kaldırması, bu dönüşümün en belirgin göstergesi oldu. Kullanıcılar artık Çin’den doğrudan ürün siparişi veremiyor; platform yalnızca Türkiye içindeki depolardan gönderilen ürünlerle faaliyet gösteriyor.</p>

<p>Bu karar, Temu’nun Türkiye’den tamamen çekilmesi anlamına gelmese de, küresel ürün akışının fiilen durdurulduğunu gösteriyor. Ürün çeşitliliğinin azalması ve fiyat avantajının kaybolması, yeni dönemin ilk etkileri arasında yer alıyor.</p>

<p><strong>Düzenlemeler neden belirleyici oldu?</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/22222221.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="664" /></strong></p>

<p>Ticaret Bakanlığı’nın 1 Şubat 2026 itibarıyla 30 Euro altındaki ürünlerde uygulanan basitleştirilmiş gümrük prosedürünü kaldırması, sürecin temel kırılma noktası olarak öne çıkıyor. Daha önce düşük tutarlı alışverişlerde sağlanan hızlı geçiş ve düşük vergi avantajları ortadan kalktı.</p>

<p>Yeni sistemle birlikte:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<ul>
 <li>Tam vergilendirme devreye girdi</li>
 <li>Gümrük müşavirliği zorunluluğu oluştu</li>
 <li>Küçük tutarlı ürünlerin toplam maliyeti arttı</li>
</ul>

<p>Bu durum, bireysel yurt dışı alışverişi cazip olmaktan çıkardı.</p>

<p><strong>Denetimler ve hukuki baskı</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/676767767.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="664" /></strong></p>

<p>Süreci hızlandıran bir diğer unsur ise artan denetimler oldu. Rekabet Kurumu’nun Temu’nun İstanbul ofisine yönelik gerçekleştirdiği inceleme, platformların Türkiye operasyonlarını daha temkinli yönetmesine neden oldu.</p>

<p>Her ne kadar incelemenin rutin olduğu belirtilse de, küresel şirketler açısından denetim riskinin artması, maliyet ve operasyon planlarını doğrudan etkileyen bir faktör haline geldi.</p>

<p><strong>Yerel satıcılar için fırsat mı?</strong></p>

<p>Ortaya çıkan tablo, yerli satıcılar açısından önemli bir fırsat alanı oluşturuyor. Yurt dışı kaynaklı ucuz ürünlerin sistemden çıkması, rekabetin daha dengeli bir zemine taşınmasına yol açıyor.</p>

<p>Ancak bu durumun tüketiciye etkisi çift yönlü:</p>

<p><strong>Avantaj:</strong> Yerli üretici ve satıcılar daha görünür hale geliyor</p>

<p><strong>Dezavantaj:</strong> Düşük fiyatlı ürünlere erişim zorlaşıyor</p>

<p><strong>Fiyat avantajı neden kayboldu?</strong></p>

<p>Temu gibi platformların cazibesini oluşturan en önemli unsur, düşük fiyatlı ve geniş ürün yelpazesiydi. Gümrük maliyetleri ve vergi yükü arttıkça, bu avantaj sürdürülemez hale geldi.</p>

<p>Sonuç olarak, platformlar Türkiye’de küresel tedarik modeli yerine yerel pazar yeri modeline yönelmeye başladı.</p>

<p><strong>Bu dalga diğer platformlara sıçrar mı?</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/g111.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="664" /></strong></p>

<p>Yaşananlar yalnızca Temu ile sınırlı kalmayabilir. Benzer iş modeliyle çalışan AliExpress ve Shein gibi platformların da Türkiye’ye yönelik yurt dışı gönderim seçeneklerini gözden geçirebileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Maliyet baskısı ve artan denetimler, küresel e-ticaret devleri için Türkiye pazarını daha kontrollü bir alan haline getiriyor.</p>

<p><strong>Kalıcı bir dönüşüm mü?</strong></p>

<p>Mevcut göstergeler, Türkiye’de e-ticaretin geçici bir daralmadan ziyade kalıcı bir yön değişimine girdiğine işaret ediyor. Küresel ürün akışının yerini, yerel satıcıların ağırlık kazandığı bir yapı alıyor.</p>

<p>Bu dönüşümün, hem tüketici alışkanlıklarını hem de e-ticaret sektörünün geleceğini yeniden şekillendirmesi bekleniyor.</p>

<p><strong><u>Haber: </u>Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/e-ticarette-kirilma-noktasi-turkiye-neden-yerellesiyor</guid>
      <pubDate>Mon, 26 Jan 2026 10:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2026/01/33334.jpg" type="image/jpeg" length="45840"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bir sinema devri daha sona erdi]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/bir-sinema-devri-daha-sona-erdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/bir-sinema-devri-daha-sona-erdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yıllarca ayakta kalarak sinema geleneğini tek başına sürdüren Emek Sineması’nın kapanmasıyla, beyaz perdede bir kuşaklık hikâye tarihe karıştı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de sinema salonlarının birer birer kapandığı süreçte, geleneği uzun yıllar boyunca ayakta tutan Emek Sineması da faaliyetlerini sonlandırdı. Dijital platformların yükselişi ve değişen izleme alışkanlıklarıyla birlikte, beyaz perdenin simge mekânlarından biri daha kapılarını kapattı.</p>

<p>Bir dönem çok sayıda sinemanın kapanmasının ardından, sinema serüvenini tek başına üstlenen Emek Sineması; yıllar boyunca izleyicilerin buluşma noktası oldu. Nice filme, ilk heyecanlara, kalabalık seanslara ve hafızalara kazınan anlara ev sahipliği yapan bu mekân, yalnızca bir gösterim alanı değil, ortak bir kültür durağı olarak öne çıktı.</p>

<p>Emek Sineması’nın hikâyesi, aslında Şanlıurfa’da sinemanın yeniden ayağa kaldırılma çabasının da simgesi oldu. Kentte 1987 yılında tüm sinemaların kapanmasının ardından, Şanlıurfa tam 12 yıl boyunca sinema salonlarından mahrum kaldı. Bu sessizliği bozan adım ise 1999 yılında atıldı.</p>

<p><img alt="" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/dfsdfdsfsdf.jpg" /></p>

<p>Feridun İrmek, Vahap Genç ve Nihat Avcı’nın girişimleri ile dönemin Valisi Şahabettin Harput’un desteğiyle atıl durumdaki Vatan Sineması’nı yaklaşık 6 ay süren tadilatın ardından tek salonlu yapı, beş salonlu modern bir sinema kompleksine dönüştürüldü.</p>

<p>Zamanla ayakta kalan son adreslerden biri haline gelen Emek Sineması, 10 Mart 2000 tarihinde perdelerini açarak Şanlıurfa’da sinema kültürünü yeniden canlandırdı. Uzun yıllar boyunca kapanan salonların ardından sinemayı yaşatan son adreslerden biri olarak anılan Emek Sineması, perdelerini kapatmasıyla birlikte bu geleneğin de son halkasını oluşturdu.</p>

<p>Kapanış sürecinde salonlar, perdeler ve yılların tanığı olan makineler tek tek söküldü; geriye yalnızca anlatılan hikâyeler ve anılar kaldı. Emek Sineması’nın da kapanmasıyla birlikte, klasik projeksiyon makineleriyle yapılan salon sinemacılığına dayalı bir dönem Şanlıurfa’da resmen sona ermiş oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Beyaz perde artık dijital mecralarda yoluna devam ederken, Emek Sineması’nın bıraktığı iz; sinema salonlarında büyüyen kuşakların hafızasında yaşamayı sürdürüyor.</p>

<p><strong><u>Haber:</u> Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/bir-sinema-devri-daha-sona-erdi</guid>
      <pubDate>Wed, 21 Jan 2026 11:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2026/01/g-a-z-i-a-n-t-e-p-17.jpg" type="image/jpeg" length="90029"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İsrail-Filistin çatışmasının tarihsel seyri: Kökenlerden 2025 ateşkesine]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/israil-filistin-catismasinin-tarihsel-seyri-kokenlerden-2025-ateskesine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/israil-filistin-catismasinin-tarihsel-seyri-kokenlerden-2025-ateskesine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin toprakları üzerindeki egemenlik mücadelesi, yaklaşık bir asırdır Ortadoğu’nun en uzun soluklu ve en karmaşık çatışma alanlarından biri olmayı sürdürüyor. Bu çatışma, yalnızca Araplar ile Yahudiler arasında yaşanan ikili bir anlaşmazlık olarak değil; emperyal hedefler, ulus-devlet inşası süreçleri, dini kimlikler, bölgesel güç dengeleri, jeopolitik çıkarlar ve karşılıklı güvenlik kaygılarının iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapı olarak değerlendiriliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonrasında bölgeden çekilmesiyle başlayan süreç, İngiliz Mandası döneminde hızlanan Yahudi göçüyle birlikte gerilimli bir karakter kazandı. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasıyla çatışma açık savaşa dönüştü ve takip eden yetmiş beş yıl boyunca bölge; savaşlar, ayaklanmalar, vekâlet mücadeleleri ve başarısız barış girişimleriyle şekillendi. 2025 yılı Kasım ayında Gazze’de ilan edilen ateşkes, tüm kırılganlığına rağmen, son yılların en yoğun çatışma dönemlerinden birinin sona erdiğine işaret ediyor.</p>

<p><img alt="" height="694" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/osmnalifilistin1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1000" /></p>

<p>Çatışmanın temelinde, aynı coğrafya üzerinde birbirini dışlayan iki ulusal projenin varlığı bulunuyor. Yahudi tarafı için bu topraklar tarihsel bir geri dönüşü temsil ederken, Filistinliler açısından bin yıllık yerleşik yaşamın ve siyasal varlığın devamı anlamına geliyor. İran’ın 1979 Devrimi sonrasında sürece dâhil olmasıyla birlikte çatışma, Sünni-Şii eksenini de içine alan bölgesel bir boyut kazandı. Tahran yönetimi, “Direniş Ekseni” olarak tanımlanan yapı aracılığıyla İsrail karşıtı silahlı aktörlerin en önemli destekçisi konumuna geldi. Birçok akademik değerlendirme, bu süreci emperyal paylaşımın uzun vadeli sonuçlarından biri ve klasik bir bölgesel güvenlik ikilemi örneği olarak tanımlıyor: Taraflardan hiçbiri kendini güvende hissetmediği sürece, geri adım atmaya yanaşmıyor.</p>

<p><strong>1917-1947: Emperyal miras ve demografik dönüşüm</strong></p>

<p>I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin Filistin’den çekilmesiyle bölge İngiliz Mandası altına girdi. 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını destekleyeceğini ilan ettiğinde, bölgedeki Yahudi nüfus oranı yüzde 10’un altındaydı. 1930’lu yıllarda Avrupa’da yükselen antisemitizm ve Nazi Almanyası’ndaki zulüm, Yahudi göçünü hızlandırdı; bu süreçte Yahudi nüfusu yüzde 30’lara yaklaştı.</p>

<p><img alt="" height="2814" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/nazisoykir2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="4205" /></p>

<p>Toprak alımları, silahlı Yahudi örgütlenmelerinin (Haganah ve Irgun gibi) ortaya çıkması ve Arap toplumundaki huzursuzluk, 1936-1939 yılları arasında Büyük Arap İsyanı’na yol açtı. İngiliz yönetimi isyanı askeri yöntemlerle bastırırken, aynı zamanda Yahudi göçünü sınırlamaya çalıştı. Bu politika, Yahudi silahlı örgütlerin daha da radikalleşmesine neden oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>II. Dünya Savaşı ve Holokost’un ardından uluslararası kamuoyunda Yahudi devleti fikrine verilen destek arttı. Birleşmiş Milletler, 1947 yılında kabul ettiği 181 sayılı Bölünme Planı ile Filistin topraklarının yüzde 56’sının Yahudi devletine, yüzde 44’ünün ise Arap devletine bırakılmasını öngördü; Kudüs ise uluslararası bir statüye sahip olacaktı. Yahudi tarafı planı kabul ederken, Arap tarafı reddetti. Bunun ardından bölgede iç savaş başladı. 14 Mayıs 1948’de İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden bir gün sonra Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları bölgeye müdahale etti.</p>

<p><img alt="" height="1453" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/israilkurulus3333.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2524" /></p>

<p><strong>1948-1967: Nakba, mülteci sorunu ve ‘Altı Gün Savaşı’</strong></p>

<p>Filistinliler açısından 1948 yılı, “Nakba” (Büyük Felaket) olarak tanımlanıyor. Bu dönemde 700 binden fazla Filistinli evlerinden ayrılmak zorunda kaldı, 400’ün üzerinde köy tamamen ortadan kalktı. İsrail açısından ise bu süreç “Bağımsızlık Savaşı” olarak görülüyor ve ülkenin Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 78’ini kontrol altına almasıyla sonuçlandı. Savaşın ardından Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze Şeridi ise Mısır’ın denetimine geçti; Kudüs ikiye bölündü.</p>

<p><img alt="" height="884" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/nakbaa44-1.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1500" /></p>

<p>1956 Süveyş Krizi’nde İsrail, İngiltere ve Fransa ile birlikte Mısır’a saldırdı ve Sina Yarımadası’nı kısa süreliğine işgal etti. Ancak uluslararası baskılar sonucu geri çekilmek zorunda kaldı. 1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), başlangıçta Arap devletlerinin etkisi altındayken, 1967 sonrasında Yaser Arafat liderliğinde daha bağımsız bir siyasi ve askeri aktöre dönüştü.</p>

<p><img alt="" height="542" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/yaserar555-2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="768" /></p>

<p>1967 Altı Gün Savaşı, çatışmanın seyrini kökten değiştirdi. İsrail’in saldırıları sonucunda Batı Şeria, Gazze Şeridi, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri ve Doğu Kudüs işgal edildi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararı “toprak karşılığı barış” ilkesini gündeme getirse de, bu çerçeve hayata geçirilemedi. İşgal, İsrail toplumunda da ciddi tartışmalara yol açtı; bazı kesimler bu bölgeleri “kurtarılmış topraklar” olarak değerlendirirken, diğerleri uzun vadeli bir güvenlik riski olarak gördü.</p>

<p><img alt="" height="720" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/altigun666.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1200" /></p>

<p><strong>1967-1987: FKÖ’nün yükselişi, Lübnan işgali ve Hizbullah’ın ortaya çıkışı</strong></p>

<p>1973 Yom Kippur Savaşı’nda Mısır ve Suriye’nin sürpriz saldırısı, İsrail’i hazırlıksız yakaladı ve ciddi kayıplara yol açtı. Ancak İsrail karşı saldırıyla askeri üstünlüğü yeniden sağladı. Savaş, 1978 Camp David Antlaşmaları ile Mısır’ın Sina Yarımadası’nı geri alması ve İsrail ile barış yapmasıyla sonuçlandı. Bu durum, Mısır’ın Arap dünyasında diplomatik olarak yalnızlaşmasına neden oldu.</p>

<p><img alt="" height="720" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/sarasatillakatliam77.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1280" /></p>

<p>FKÖ, 1970’te Ürdün’den (Kara Eylül) ve 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali sonrasında Beyrut’tan çıkarıldı; örgüt merkezini Tunus’a taşıdı. 1982 Lübnan Savaşı sırasında yaşanan Sabra ve Şatilla katliamları, uluslararası kamuoyunda büyük tepki uyandırdı. İsrail işgali, İran destekli Şii direniş hareketinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1985 yılında Hizbullah resmen kuruldu ve 2000 yılına kadar süren gerilla savaşı sonucunda İsrail, güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı.</p>

<p><strong>1987-2000: İntifadalar ve Oslo süreci</strong></p>

<p>1987’de başlayan Birinci İntifada, işgal altındaki Filistin topraklarında geniş katılımlı bir sivil ayaklanma olarak ortaya çıktı. Taş atan çocukların İsrail tanklarıyla karşı karşıya geldiği görüntüler, dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Bu süreç, FKÖ’yü yeniden uluslararası muhatap haline getirdi ve 1993 Oslo Antlaşmaları’nın önünü açtı.</p>

<p><img alt="" height="1099" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/birinciintl9999-1.PNG" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1600" /></p>

<p>Oslo süreci kapsamında İsrail, FKÖ’yü tanıdı; Yaser Arafat Filistin Yönetimi’nin başına geçti ve Filistinlilere sınırlı özerklik tanındı. Ancak İsrail yerleşimlerinin hızla genişlemesi, anlaşmaların ruhuna aykırı bir tablo yarattı. 2000 yılında Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi, İkinci İntifada’yı tetikledi. Bu dönemde silahlı çatışmalar, intihar saldırıları ve kent merkezlerinde yaşanan şiddet olayları öne çıktı. Beş yıl süren İntifada sırasında yaklaşık 4 bin Filistinli ve bin İsrailli hayatını kaybetti; barış süreci fiilen sona erdi.</p>

<p><img alt="" height="882" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/93oslooo999sonrasi.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1437" /></p>

<p><strong>2000-2023: Hamas, Gazze ablukası ve ‘Direniş Ekseni’</strong></p>

<p>2005 yılında İsrail, Gazze Şeridi’ndeki yerleşimlerini tek taraflı olarak boşalttı. 2006 seçimlerini Hamas’ın kazanmasının ardından, 2007’de örgüt Gazze’nin kontrolünü ele geçirdi. Bunun üzerine İsrail ve Mısır, Gazze’ye yönelik kapsamlı bir abluka uygulamaya başladı.</p>

<p>2008-2009, 2012, 2014 ve 2021 yıllarında Gazze’de dört büyük savaş yaşandı. Bu çatışmalarda binlerce Filistinli sivil yaşamını yitirdi. İran, 1979 Devrimi sonrasında İsrail ile tüm ilişkilerini keserek Hizbullah, Hamas, İslami Cihad, Suriye yönetimi, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husileri kapsayan “Direniş Ekseni”ni oluşturdu. Bu yapı, İsrail’e karşı asimetrik bir savaş stratejisi izlerken, İsrail de İran’ın nükleer programını varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirdi.</p>

<p><img alt="" height="614" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/iran-hizbulah01.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p>

<p><strong>2023-2025: 7 Ekim ve bölgesel savaş riski</strong></p>

<p>7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği “Aksa Tufanı” operasyonu, İsrail tarihinde benzeri görülmemiş bir güvenlik zafiyetine yol açtı. Saldırılarda 1.200 İsrailli hayatını kaybetti, 250 kişi rehin alındı. İsrail’in Gazze’ye verdiği askeri karşılık son derece yıkıcı oldu. 2025 Kasım’ına kadar geçen sürede yaklaşık 70 bin Filistinli yaşamını yitirdi, Gazze’nin yaklaşık yüzde 70’i ağır hasar gördü.</p>

<p><img alt="" height="683" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/12-gun-savasidid.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p>

<p>Çatışmalar Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler ve Irak’taki Şii milisler üzerinden bölgesel bir nitelik kazandı. 2024 yılının Nisan ve Ekim aylarında İran ile İsrail arasında ilk kez doğrudan füze saldırıları yaşandı. 2025 Haziran’ında kamuoyunda “12 Gün Savaşı” olarak anılan kısa ancak yoğun çatışma, İsrail’in İran’daki nükleer tesisleri hedef almasıyla zirveye ulaştı.</p>

<p>Ekim 2025’te ABD’deki Trump yönetiminin arabuluculuğuyla Hamas ve İsrail arasında da ateşkes ilan edildi. Rehineler serbest bırakıldı, Gazze’ye insani yardım koridorları açıldı ve yeniden inşa süreci başlatıldı. Ancak sahadaki gelişmeler, ateşkesin kalıcı ve eksiksiz biçimde uygulanmadığını ortaya koydu.</p>

<p><img alt="" height="535" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/tuiiedmdateskessssss.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="950" /></p>

<p>İsrail ordusu, ateşkes sonrasında da çeşitli gerekçelerle Gazze’de hava saldırıları ve nokta operasyonları gerçekleştirdi; bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının ve yerel sağlık kaynaklarının verilerine göre, ateşkes sürecinde yaşanan ihlallerle birlikte Ocak 2026 itibarıyla hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 72 bine yaklaşırken, ölenlerin büyük bölümünü kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturdu. Bu durum, ateşkesin fiili olarak kırılgan bir güvenlik düzenlemesi olmaktan öteye geçemediği ve siviller açısından kalıcı bir koruma sağlamadığı yönündeki eleştirileri güçlendirdi.</p>

<p><img alt="" height="693" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/gazze-son1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1300" /></p>

<p><strong>2025 Sonrası: Kırılgan denge</strong></p>

<p>20 Kasım 2025 itibarıyla bölgede çatışma yoğunluğu belirgin biçimde azalmış olsa da, ateşkes sahada tam anlamıyla karşılık bulmuş değil. İsrail güçleri, zaman zaman Gazze’ye yönelik askeri operasyonlar düzenlemeyi sürdürüyor. Bu durum, ateşkesin fiilen kesintili işlediğini ve kırılganlığını koruduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Ayrıca temel sorunlar çözüme kavuşmuş değil. İsrail yerleşimlerinin genişlemesi sürüyor, Filistinli mültecilerin dönüş hakkı tanınmıyor, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın statüsü belirsizliğini koruyor. Gazze’nin gelecekteki yönetim modeli netleşmiş değil. İran’ın nükleer programı, Hizbullah’ın silahlı varlığı ve Hamas’ın siyasi etkisi bölgesel denklemde varlığını sürdürüyor.</p>

<p><img alt="" height="450" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/meuuuuu.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p>Akademik çevrelerde hâkim olan nesnel değerlendirmeler, bu çatışmanın yalnızca dini ya da etnik bir anlaşmazlık olmadığını; modern milliyetçiliklerin aynı toprak üzerinde çatışmasının ve büyük güçlerin bölge üzerindeki etkisinin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşıma göre kalıcı barış, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin uluslararası garantilerle kurulması ve İsrail’in güvenlik kaygılarının eş zamanlı olarak giderilmesiyle mümkün olabilir. Aksi halde her ateşkes, yalnızca bir sonraki çatışmanın geçici aralığı olmaktan öteye geçmeyecektir.</p>

<p>2025 ateşkesi, bugüne kadar en ağır insani bedellerden biri ödenerek sağlanan ateşkeslerden biri olarak kayda geçti. Aynı zamanda, nükleer gölge altında yaşanabilecek yeni bir savaşın sadece bölgeyi değil, küresel sistemi de etkileme riski taşıdığı bir dönemde, belki de son diplomatik fırsat olarak görülüyor.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/israil-filistin-catismasinin-tarihsel-seyri-kokenlerden-2025-ateskesine</guid>
      <pubDate>Mon, 19 Jan 2026 12:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2026/01/gazze-son222-1.jpg" type="image/jpeg" length="48479"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Neden değişime direniyoruz?]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/neden-degisime-direniyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/neden-degisime-direniyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni teknolojiler ve toplumsal değişimler, tarih boyunca hem umut hem de endişe yarattı. Matbaadan internete kadar her yenilik, başlangıçta şüpheyle karşılandı. Peki, insanlık neden değişime direniyor? Bilimsel araştırmalar, bu direncin psikolojik, sosyolojik ve tarihsel nedenlere dayandığını gösteriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Tarih boyunca her yeni teknoloji, buluş ya da sosyal değişim, umut kadar korkuyu da beraberinde getirdi. 15. yüzyılda matbaanın icadından 19. yüzyılda elektriğin evlere girişine, 20. yüzyılda televizyondan 21. yüzyılda yapay zekâya kadar her teknolojik gelişme, toplumların şüpheci ve dirençli tepkileriyle karşılaştı. Bu direnç, sadece teknolojik alanlarla sınırlı kalmadı; demokrasi, kadın hakları gibi toplumsal dönüşümler de benzer engellerle yüzleşti. Peki, insanlık neden yeni olanı kucaklamakta bu kadar zorlanıyor? Psikoloji, sosyoloji ve tarih alanlarından gelen bilimsel veriler, bu sorunun cevabını aydınlatıyor.</p>

<p><strong>Geçmişten günümüze çarpıcı örnekler</strong></p>

<p>Yeni teknolojilere karşı toplumsal direnç, insanlık tarihi kadar eski. 1450’lerde Johannes Gutenberg’in matbaası, kitap üretiminde çığır açtı. Ancak bu gelişme, el yazması kitaplarla geçimini sağlayan yazıcı loncaları ve bilgiyi kontrol eden Katolik Kilisesi tarafından tehdit olarak görüldü. Matbaanın yaygınlaşması, Protestan Reformu’nu hızlandırarak dini otoritelerin tepkisini çekti; bazı bölgelerde yasaklandı.</p>

<p><img alt="" height="2031" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/matbaa111.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="3637" /></p>

<p>19. yüzyılın sonlarında elektriğin evlere girmesi, başka bir korku dalgası yarattı. Thomas Edison ve Nikola Tesla’nın öncülüğünde geliştirilen elektrik sistemleri, modern yaşamın temelini attı. Ancak halk, bu yeni teknolojiden korktu. Elektrik kablolarının yangın çıkaracağı, evlere yıldırım çekeceği ya da manyetik alanların hastalıklara yol açacağı söylentileri hızla yayıldı. Elektrik ışığının gözleri kör edeceği endişesiyle, mum ve gaz lambası “doğal” alternatif olarak savunuldu.</p>

<p><img alt="" height="541" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/demryll11.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="928" /></p>

<p>20. yüzyılda demiryolları, yüksek hızların bedene zarar vereceği endişesiyle karşılandı. Telefonun yaygınlaşması, bazı toplumlarda “gizli konuşmaların ahlaksızlığa yol açacağı” korkusunu doğurdu. Televizyon, 1950’lerde “çocukların zihnini bozacağı” iddiasıyla eleştirildi. Günümüzde ise 5G, otomasyon ve yapay zekâ, komplo teorilerinin hedefi oluyor. Bu tarihsel örnekler, yeniliklere karşı direncin evrensel bir eğilim olduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p><img alt="" height="560" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/tvvanan1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1088" /></p>

<p><strong>Değişim fobimizin kökenleri</strong></p>

<p>Psikolojik araştırmalar, yeniliklere direncin insan doğasından kaynaklandığını gösteriyor. Değişim korkusu (neofobi), bilinmeyenden kaçınma eğilimini ifade ediyor. Evrimsel olarak, atalarımız bilinmeyeni tehlike görerek hayatta kaldı. Ancak bugün bu içgüdü, yeni teknolojilere karşı mantıksız tepkilere yol açabiliyor. ‘Statüko önyargısı’ da önemli bir rol oynuyor. İnsanlar, alıştıkları düzeni güvenli bulurken, yeniliklerin belirsizlik getireceğinden endişeleniyor.</p>

<p><img alt="" height="529" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/frensz-devr11-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="970" /></p>

<p>Sosyologlar, bu tepkilerin özellikle bilgi eksikliği ve yanlış bilgilendirme dönemlerinde güçlendiğini vurguluyor. Elektriğin doğası hakkında sınırlı bilgiye sahip olan 19. yüzyıl halkı, söylentilere ve hurafelere yöneldi. Antropologlar, bilinmeyeni anlamlandırmak için mitler üretildiğini ve elektriğin “yıldırım çekeceği” korkusunun bu yönelimin bir örneği olduğunu belirtiyor. Toplumsal dinamikler de direnci körüklüyor. Grup psikolojisi, korkuların bir topluluk içinde hızla yayılmasına neden oluyor. Örneğin, sosyal medya çağında, 5G’nin sağlığa zarar vereceği gibi asılsız iddialar, kısa sürede milyonlara ulaşıyor.</p>

<p><img alt="" height="394" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/arpbahari11-2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="730" /></p>

<p><strong>Güç sahipleri neden yenilikten korkuyor?</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Siyasi ve dini otoriteler, yeni olana karşı genellikle temkinli, hatta kimi zaman düşmanca bir tutum sergiliyor. Bunun temel nedeni, yeniliklerin mevcut güç yapılarını tehdit etmesi. Matbaa, kilisenin bilgi tekelini kırarken; internet, otoriter rejimlerin propaganda kontrolünü zorlaştırdı. Örneğin, 2010’larda Arap Baharı, sosyal medyanın halkı örgütlemedeki gücünü gösterdi. Twitter ve Facebook, protestoların yayılmasında kritik bir rol oynadı. Bu, otoriter hükümetleri alarma geçirdi ve birçok ülkede internet sansürü ya da sosyal medya yasakları gündeme geldi. Benzer şekilde, 18. yüzyıl sonlarındaki Fransız Devrimi, mutlak monarşiye karşı bir halk hareketi olarak ortaya çıktı ve dönemin otoriteleri tarafından sert bir şekilde bastırılmaya çalışıldı. Günümüzde ise bazı dini gruplar, örneğin genetik mühendislik veya yapay zekâ gibi teknolojileri 'doğaya müdahale' olarak görerek karşı çıkıyor.</p>

<p><img alt="" height="509" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/yapay-zekazyozz11.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="958" /></p>

<p><strong>Toplum neden yeniye sırt çeviriyor?</strong></p>

<p>Toplumlar, teknolojik ve toplumsal yeniliklere karşı sıkça direnç gösteriyor. Geçmişte bu direnç pek çok kez görüldü. 19. yüzyılda kadınların oy hakkı talepleri, “toplumsal düzeni bozar” gerekçesiyle engellendi. 20. yüzyılda sivil haklar hareketi, ırk eşitliğine karşı önyargılarla mücadele etti. Bugün ise yeşil teknolojiler, özellikle fosil yakıt sektörüne bağlı bölgelerde iş kaybı korkusuyla tepki çekiyor. İnternetin yaygınlaşması da bazı toplumlarda “geleneksel değerler kaybolacak” endişesi yarattı. Uzmanlar, bu tavrın geleneksel alışkanlıklar, kültürel tutuculuk ve ekonomik kaygılardan kaynaklandığını belirtiyor.</p>

<p><img alt="" height="521" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2026/01/sonanan112.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="924" /></p>

<p><strong>Değişimle barış: Tarihin bize öğrettikleri</strong></p>

<p>Tarih, yeniliklere karşı direncin geçici olduğunu gösteriyor. Her büyük buluş başlangıçta korku ve şüpheyle karşılandı, ancak zamanla hayatın vazgeçilmezi oldu. Matbaa, bilgiye erişimi demokratikleştirerek Rönesans’ı tetikledi. Elektrik, çağdaş yaşamın temel taşı oldu. İnternet, dünyayı global bir köy yaptı. Tıpkı bu buluşlar gibi, yapay zekâ da bugün iş kayıpları ve etik sorunlar gibi endişelerle tartışılıyor. Ancak tarih, değişime direnen toplumların geride kaldığını, yenilikleri benimseyenlerin ise ilerlediğini kanıtlıyor. Uzmanlar, korkuları bilimsel bilgiyle, hurafeleri açık diyalogla aşmanın, yapay zekânın potansiyelini insanlığın geleceği için kullanmanın anahtarı olduğunu vurguluyor.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/neden-degisime-direniyoruz</guid>
      <pubDate>Fri, 02 Jan 2026 10:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2026/01/en-anaa.JPG" type="image/jpeg" length="94543"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bu mezarlık, kabir sayısıyla 83 ülkenin nüfusunu geride bıraktı]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/bu-mezarlik-kabir-sayisiyla-83-ulkenin-nufusunu-geride-birakti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/bu-mezarlik-kabir-sayisiyla-83-ulkenin-nufusunu-geride-birakti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Vadi's-Selam Mezarlığı, 6 milyonu aşan kabir sayısıyla 83 ülkenin nüfusunu geçti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Irak’ın Necef kentinde bulunan Vadi's-Selam Mezarlığı, 6 milyonu aşan kabir sayısıyla dünyanın en büyük mezarlığı unvanını sürdürüyor. 25 kilometre uzunluğa ve 6 kilometre genişliğe ulaşan mezarlık, kabir sayısıyla 83 ülkenin nüfusunu geride bıraktı.</p>

<p>Birleşmiş Milletler ve ulusal nüfus istatistiklerine göre; dünya genelinde 6 milyondan daha az nüfusa sahip 83 ülke bulunuyor.</p>

<p><img alt="" height="925" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/5.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="970" /></p>

<p>Mezarlıktaki kabir sayısı, 112.sıradaki Danimarka’nın 5 milyon 961 bin kişilik nüfusunu da geçti. Artan definler ile birlikte mezarlığın önümüzdeki yıllarda 111.sıradaki Bulgaristan’ı da geride bırakması bekleniyor.</p>

<p><img alt="" height="530" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/vadi-es-selam-mezarligi0.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="798" /></p>

<p>Son verilere göre; Vadi's-Selam’da her yıl yaklaşık 54 bin kişi defnediliyor. Bu sayı Irak’ın işgali sırasında daha da artmıştı. Mezarlık, yalnızca büyüklüğüyle değil, taşıdığı tarihi ve dini önemle de dikkat çekiyor.</p>

<p>Toplumun hafızasında yer edinen bazı isimler; Hz. Ali, Muhammed Bakır es-Sadr, Seyyid Cemalüddin Golpayegani, Seyyid Ali Kazi Tabatabaei, Reis Ali Delvari, Leyla Kasım ve Ebu Mehdi el-Mühendis gibi birçok önemli isim yatıyor. Ayrıca, Lut, Yahya, Hud ve Salih gibi bazı peygamberlerin de bu mezarlıkta medfun olduğuna inanılıyor.</p>

<p><img alt="" height="531" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/vadi-es-selam-mezarligi1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p>Farklı milletlerden pek çok kişinin defnedilmek üzere tercih ettiği Vadi's-Selam, yalnızca bir mezarlık değil, aynı zamanda bir inanç ve tarih merkezi olarak da öne çıkıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><u>Haber: </u>Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/bu-mezarlik-kabir-sayisiyla-83-ulkenin-nufusunu-geride-birakti</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Dec 2025 17:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/12/x-v.jpg" type="image/jpeg" length="13560"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye’de ruh sağlığı: Tabudan tüketim nesnesine]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/turkiyede-ruh-sagligi-tabudan-tuketim-nesnesine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/turkiyede-ruh-sagligi-tabudan-tuketim-nesnesine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye’de artık psikolojik sorunlar konuşulur hâle geldi. Ancak bu açılım, sağlıklı bir farkındalıktan çok hızla büyüyen bir psikoloji sektörünü doğurdu. Peki bu ilgi nereye evriliyor? Uzmanlar, toplumun psikolojiye giderek daha fazla bağımlı hâle geldiğini söylüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de psikolojik rahatsızlıklar uzun yıllar boyunca toplumsal bir tabu olarak görüldü. Ruhsal sıkıntı yaşayan bireyler “deli” olarak damgalandı, sosyal çevrelerinden dışlandı ve çoğu zaman tedavi arayışından uzak durdu. Bu tablo, hem psikolojiye dair bilgi eksikliğinden hem de güçlü toplumsal önyargılardan besleniyordu.</p>

<p>Ancak son 15–20 yılda bu algı köklü biçimde değişti. Ruhsal sorunlar artık gizlenmiyor; aksine, gündelik hayatın merkezine yerleşmiş durumda. Bugün neredeyse her davranış, her duygu ve her yaşam deneyimi “psikolojik bir vaka” olarak yorumlanıyor.</p>

<p>Bu dönüşüm ilk bakışta bir farkındalık artışı gibi görünse de, beraberinde psikolojinin hızla ticarileşmesini ve psikolojik kavramların yüzeysel biçimde kullanılmasını getirdi. Ruh sağlığı, bilimsel bir alan olmanın ötesinde; medya, sosyal platformlar ve dijital uygulamalar aracılığıyla geniş bir tüketim alanına dönüştü.</p>

<p><img alt="" height="563" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/pskljk-3333.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="933" /></p>

<p><strong>Psikolojinin popülerleşmesi ve kavramsal erozyon</strong></p>

<p>Bir dönem konuşulması zor olan psikolojik sorunlar bugün sosyal medyada “kişilik testleri”, “terapi vlogları” ve “duygusal farkındalık” başlıkları altında dolaşıma giriyor. Psikoloji bilimi, derinliğiyle değil; kolay tüketilebilirliğiyle popülerleşiyor.</p>

<p>“Anksiyete”, “depresyon”, “toksik ilişki”, “narsizm” gibi kavramlar artık yalnızca klinik anlamlar taşımıyor; aynı zamanda sosyal etiket işlevi görüyor. Bu kavramlar, bireyin yaşadığı her zorluğu açıklayan hazır kalıplara dönüşüyor.</p>

<p>Bu durum yalnızca dilsel bir kayma değil; aynı zamanda büyüyen bir pazarın göstergesi. Dijital platformlarda “duygusal iyileşme”, “kişisel gelişim” ve “travma sonrası dönüşüm” temalı yüzlerce eğitim, danışmanlık ve test paketi satılıyor. İnsan ruhu, ölçülen, sınıflandırılan ve pazarlanan bir ürüne indirgeniyor.</p>

<p><img alt="" height="749" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/terpibagmliligi44vvv.JPG" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1180" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Antidepresan kullanımında dikkat çeken artış</strong></p>

<p>Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) verilerine göre, son on yılda antidepresan kullanımı yüzde 60’tan fazla artış gösterdi. 2024 yılı itibarıyla ülkede yılda yaklaşık 70 milyon kutu antidepresan tüketiliyor. Bu oran, yalnızca depresyon ve anksiyete vakalarındaki artışla açıklanamayacak düzeyde.</p>

<p>Uzman çevrelerde yapılan araştırmalara göre, bu artışın önemli bir bölümü gündelik stres, duygusal zorluklar ve kişisel başarısızlıkların<strong> </strong>artık bir yaşam deneyimi değil, tıbbi bir sorun gibi ele alınmasından kaynaklanıyor. İnsanlar artık doğal duygusal dalgalanmaları bile ‘patolojik’ bir durum olarak algılıyor. Bu yaklaşım psikolojik destek arayışını yaygınlaştırırken, aynı zamanda ilaç merkezli bir rahatlama kültürünü de besliyor.</p>

<p><img alt="" height="425" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/ilacc222.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="730" /></p>

<p><strong>Tanı ve terapi bağımlılığı</strong></p>

<p>Türkiye’de psikolojik tanılar artık yalnızca klinik birer teşhis değil, gündelik hayatı açıklamanın kolaycı araçları haline geldi. Bireyler yaşadıkları her zorluğu psikolojik bir kavramla tanımlayarak sorumluluğu dışsallaştırıyor; özellikle genç kuşaklarda bu durum yeni bir kimlik biçimine dönüşüyor. Terapiye gitmek ve sürekli profesyonel destek arayışı sosyal norm halini alırken, her duygu ve başarısızlık terapötik bir çerçeveyle ele alınıyor. Uzmanlara göre bu eğilim, bireyin sorunlarla baş etme kapasitesini güçlendirmek yerine, duygusal konfor arayışını besliyor ve uzun vadede ruhsal dayanıklılığı zayıflatıyor.</p>

<p><img alt="" height="598" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/dygsl-uys666.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="997" /></p>

<p><strong>Psikolojinin endüstrileşen yüzü</strong></p>

<p>Psikolojiye dair artan ilgi, beraberinde geniş bir ekonomik alan yarattı. Online terapi platformları, dijital test uygulamaları, kişisel gelişim seminerleri ve “duygusal farkındalık” temalı ürünler büyük bir pazar oluşturdu. Bu sektör, çoğu zaman bilimsel denetimden ve etik çerçeveden uzak biçimde faaliyet gösteriyor.</p>

<p>Ruh sağlığı artık sadece bir iyileşme süreci değil, ticari bir metaya indirgenmiş durumda.<strong> </strong>“İyi hissetme” kavramı, içsel bir denge arayışından çok, satın alınabilir bir hizmete dönüştü.</p>

<p><img alt="" height="461" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/kissl-glsmm555.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p><strong>Toplumsal sonuç: İyileşmeden çok uyuşma</strong></p>

<p>Türkiye kısa sürede büyük bir zihinsel dönüşüm yaşadı. Bir zamanlar konuşulması dahi tabu olan psikolojik rahatsızlıklar bugün gündelik hayatın olağan bir parçası. Ancak bu yeni sözde bilinçlenme, gerçek bir ruhsal iyileşme üretmiyor.</p>

<p>Psikiyatri ve psikoloji alanında yapılan değerlendirmelere göre; artan antidepresan kullanımı, terapiye yönelik sürekli başvuru eğilimi ve popüler psikoloji içeriklerinin yaygınlaşması, bireylerin duygularıyla yüzleşmek yerine onları bastırmaya yöneldiğini gösteriyor. Uzmanlar, bu eğilimin uzun vadede hem bireysel hem toplumsal düzeyde bir “duygusal uyuşma” riskini beraberinde getirdiği uyarısında bulunuyor.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/turkiyede-ruh-sagligi-tabudan-tuketim-nesnesine</guid>
      <pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/12/ananana111111.jpg" type="image/jpeg" length="52102"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bölgenin tek ormanı göz göre göre yok ediliyor]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/bolgenin-tek-ormani-goz-gore-gore-yok-ediliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/bolgenin-tek-ormani-goz-gore-gore-yok-ediliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bölgenin tek ormanlık alanında ağaçlar yıllardır düzenli biçimde kesiliyor; sahada taze kesim izleri ve yok edilen alanlar açıkça görülüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Şanlıurfa’nın Akçakale-Suruç yolu üzerinde bulunan ve bölgenin tek ormanlık alanı olma özelliğini taşıyan geniş ağaçlık alan, yıllardır süren sistemli ağaç kesimleriyle yok olma tehlikesi ile karşı karşıya.</p>

<p><img alt="" height="1536" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/whatsapp-image-2025-12-15-at-102036-1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2048" />Yıllar önce büyük emeklerle fidan fidan dikilerek ağaçlandırılan ve zamanla orman dokusuna kavuşan alanda, çok sayıda ağacın kesildiği gözlemlendi. Daha önce kırılarak yok edilen ağaçların izleri görülürken şimdi ise büyüyen yeni ağaçların bu kez testereyle kesildiği görülüyor.</p>

<p><img alt="" height="1536" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/ddf-6.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2048" />Ormanlık alanın birçok noktasında taze kesim izleri ve tamamen açılmış boşluklar dikkat çekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="" height="1536" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/whatsapp-image-2025-12-15-at-102031-1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2048" />Kesimlerin kim ya da kimler tarafından yapıldığı henüz bilinmezken, ağaçlar kesile kesile orman bütünlüğü bozulmuş durumda. Yer yer geniş açıklıkların oluştuğu alan, eski yoğun bitki örtüsünü hızla kaybediyor.</p>

<p><img alt="" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/whatsapp-image-2025-12-15-at-102033-1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" /></p>

<p>Bölge halkı, her yıl tekrar eden bu tahribattan büyük rahatsızlık duyduklarını belirterek yetkililere çağrıda bulunuyor.</p>

<p><img alt="" height="1536" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/whatsapp-image-2025-12-15-at-102035-1.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2048" />Vatandaşlar, yıllar süren emekle oluşturulan bu doğal alanın korunması için acil denetim, güvenlik önlemleri ve sorumluların tespit edilmesini istiyor.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Eyyüp Dal</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/bolgenin-tek-ormani-goz-gore-gore-yok-ediliyor</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Dec 2025 12:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/12/xzc.jpg" type="image/jpeg" length="96326"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İnsanlığın 9 günahı: Tarih boyunca tekrarlanan hatalar]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/insanligin-9-gunahi-tarih-boyunca-tekrarlanan-hatalar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/insanligin-9-gunahi-tarih-boyunca-tekrarlanan-hatalar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dünya tarihi, uygarlıkların yükselişi ve çöküşleri, ekonomik krizler ve salgınlarla dolu. Kara Veba Avrupa nüfusunun üçte birini yok ederken, 1929 Büyük Buhranı küresel ekonomiyi sarstı; 1930’larda Dust Bowl felaketi tarımı çökertti. Coğrafya, liderler ve toplumlar değişse de, benzer hatalar şaşırtıcı şekilde tekrar ediyor. Peki, insanlığı “bu kez farklı” yanılgısına sürükleyen bu döngüsel hatalar neler?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsanlık tarihi, yalnızca ilerleme ve başarıların değil, tekrar eden hataların da kaydı niteliğinde. Devletler, toplumlar ve liderler değişse de, askeri stratejilerden ekonomik politikalara, salgın yönetiminden çevre düzenlemelerine uzanan benzer yanlışlar çağlar boyunca sürüyor. Uzmanlara göre değişen yalnızca teknoloji; karar alma psikolojisi ise neredeyse aynı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dönemler farklı, yanılgılar aynı: <em>İşte insanlığın yüzyıllardır tekrarladığı dokuz kritik hata:</em></p>

<p><strong>1) Aşırı genişleme ve kaynak tükenmesi</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Devletler güçlendikçe sınırlarını genişletme motivasyonu artar. Bu genişleme çoğu zaman askeri, ekonomik ya da ideolojik nedenlerle meşrulaştırılır. Ancak genişleme, kaynakların tüketimini hızlandırır; yönetim, lojistik ve bürokratik maliyetler geometrik olarak artar. Gücün sarhoşluğu ile kapasitenin gerçek sınırları arasındaki kopuş, bu hatanın temel nedenidir.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
Roma İmparatorluğu, sınırlarını büyüttükçe askeri ve idari yük taşınamaz hale geldi; İngiliz tarihçi Gibbon’un belirttiği gibi yaklaşık 250 yıllık döngü boyunca imparatorluklar bu hatayı tekrar etti. Osmanlı’nın 17. yüzyıldaki duraklama-sefer sarmalı, 20. yüzyıl sömürge imparatorluklarının çöküşü, Doğu Bloku’nun ekonomik sürdürülemezliği hep aynı yapısal kırılmanın farklı yüzleri oldu.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Kurumsal erozyon, ekonomik tükeniş, siyasi parçalanma ve dış müdahalelere karşı savunmasızlık.</p>

<p><img alt="" height="642" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/roma111-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1121" /></p>

<p><strong>2) Otoriterleşme ve liderlikte körlük</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Kriz anlarında toplumlar “hızlı karar” ve “tek merkez” arayışına yönelir. Bu durum denge-denetim mekanizmalarını aşındırır. Gücü elinde tutanların etrafı zamanla eleştirel seslerden arındırılır.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
Roma Cumhuriyeti’nin Sezarizm’e teslim oluşu, Fransız Devrimi’nin otoriter bir imparatorluğa dönüşmesi, Weimar Cumhuriyeti’nin Hitler’e evrilmesi, Arap Baharı’nın otoriter rejimlere dönmesi. Sadece siyaset alanı değil; Chernobyl ve Challenger faciaları, teknik bürokrasideki izolasyonun da ne ölçüde ölümcül olabileceğini gösterdi.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Kurumsal devletin çöküşü, temel hak ve özgürlüklerin kaybı, iç çatışmalar ve uzun süreli toplumsal travmalar.</p>

<p><img alt="" height="946" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/hitlerrr2222-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1672" /></p>

<p><strong>3) Ekonomik balonlar ve borç krizleri</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Piyasaların kolektif psikolojisi, “kolay kazanç” dönemlerinde rasyonel sınırları hızla terk eder. Spekülasyon, kısa vadeli fırsat arayışı ve “bu kez farklı” inancı, denetim mekanizmalarını işlevsizleştirir. Ekonomik hafızanın kısa olması da döngüyü kronik hale getirir.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
1637 Lale Çılgınlığı; 1720 Güney Denizi balonu; 1929 Büyük Buhran; 1997 Asya Krizi; 2008 küresel finans çöküşü; 2020’ler kripto ve NFT balonları. IMF raporları son iki yüzyılda en az 100 sistemik bankacılık krizi kaydedildiğini teyit ediyor.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
İflaslar, işsizlik, sosyal hareketlerin radikalleşmesi ve siyasi istikrarsızlık dalgaları.</p>

<p><img alt="" height="449" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/buyukbhran333.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p><strong>4) Salgınlarda geç müdahale ve bilgi gizleme</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Salgınların ilk haftaları en kritik dönemdir; ancak yöneticiler ekonomik maliyet, panik korkusu ve prestij kaygıları nedeniyle verileri gizleme eğilimindedir. Bilginin gecikmesi virüsün geometrik hızla yayılmasına yol açar.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
Kara Veba’nın Avrupa nüfusunu üçte bire düşürmesi, 1918 İspanyol Gribi’nin sansür nedeniyle kontrol edilememesi, COVID-19’da Wuhan’daki gecikmelerin küresel bir krizi tetiklemesi. DSÖ verileri, erken müdahaledeki birkaç haftalık gecikmenin ölüm oranlarını yüzde 40’a kadar artırabildiğini gösteriyor.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Küresel kırılganlık, yüksek ölüm oranları, ekonomik ve sosyal kapanmalar.</p>

<p><img alt="" height="543" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/ispanyolgribii44444.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="932" /></p>

<p><strong>5) Çevre tahribatı ve iklim inkârı</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Siyasi elitler ve ekonomik aktörler kısa vadeli kazancı uzun vadeli sürdürülebilirliğe tercih eder. Doğa’nın kendini yenileme gücünün sınırsız olduğu yanılgısı, tarihin en büyük hatalarından biridir.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
Mezopotamya’daki tuzlanma nedeniyle tarımın çöküşü, Paskalya Adası’nın ormansızlaşması, Maya uygarlığının iklim döngülerine yenilmesi, 1930’lar Dust Bowl felaketi. Günümüzde Amazon’daki tahribat, okyanus ekosistemlerinin çöküşü, uyarılara rağmen sürdürülen inkâr politikaları aynı zincirin devamıdır.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Gıda krizleri, kitlesel göçler, ekosistem çöküşleri, medeniyetlerin çözülmesi.</p>

<p><img alt="" height="740" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/dustbowel5555.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1321" /></p>

<p><strong>6) Savaşlarda stratejik yanlış hesap ve “Hızlı zafer” yanılgısı</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Liderler çoğu zaman lojistik kapasite, yerel direniş potansiyeli ve düşman iradesini küçümser. Propaganda aygıtları, gerçeklik ile beklenti arasındaki uçurumu büyütür.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
Napolyon’un Rusya bozgunu, I. Dünya Savaşı’nın “Noel’de biter” hesabı, Vietnam Savaşı, Sovyet ve ABD’nin Afganistan işgalleri, Rusya’nın 2022 Ukrayna işgalinde “3 günde Kiev” beklentisi.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Uzayan çatışmalar, ekonomik yıkım, ağır insani kayıplar, kuşaklar boyunca süren travmalar.</p>

<p><img alt="" height="1784" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/vieee-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="3276" /></p>

<p><strong>7) Ötekileştirme ve günah keçisi üretme</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Kriz anlarında iktidarlar sorumluluktan kaçmak için toplumsal enerjiyi dışsal bir düşmana yönlendirir. Ötekileştirme, kamu düzeninin basit ama ölümcül bir “emniyet supabı” gibi kullanılır.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em></p>

<p>Orta Çağ’daki Yahudi pogromları, 20. yüzyıldaki Holokost; 1994 Ruanda Tutsi soykırımı; Myanmar’daki Rohingya krizi; Uygur baskısı; İsrail’in Filistin’e dönük saldırıları ve kitlesel katliamları. Ekonomik bozulma, siyasal sıkışma ve medya manipülasyonu bu tür şiddet döngülerini hızlandırır.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Soykırım, etnik temizlik, toplumsal yarılma ve kuşaklar boyunca süren psikolojik tahribat.</p>

<p><img alt="" height="1017" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/ruanda-so7777.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1683" /></p>

<p><strong>8) Bilimsel/Teknolojik ilerlemenin “Otomatik iyilik” sanılması</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Teknolojinin kendisi nötrdür; esas sorun, nasıl ve ne amaçla kullanıldığıdır. Gelişme çoğu zaman abartılır, riskler ise göz ardı edilir.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
DDT’nin başlangıçta mucize olarak sunulup ekolojik felaket yaratması; nükleer güçlerin barışı garanti edeceği iddiasına rağmen dünya tarihinin en büyük silahlanma yarışının yaşanması; sosyal medyanın kutuplaşmayı radikalleştirmesi; yapay zekâ teknolojilerinin işsizlik, gözetim ve etik denetim sorunlarını büyütmesi.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Ekolojik yıkım, güvenlik riskleri, manipülasyon, psikolojik bozulmalar ve toplumsal kırılmalar.</p>

<p><img alt="" height="1793" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/nbmbmb-2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="2949" /></p>

<p><strong>9) Tarihten ders almama: Kolektif amnezi</strong></p>

<p><em><strong>Neden tekrar eder?</strong></em><br />
Çoğu eğitim sistemi tarihsel olayları neden-sonuç bağlantıları içinde değil, kronolojik anekdotlar halinde öğretir. İktidarlar ise geçmişi ideolojik ihtiyaçlarına göre biçimlendirir. Bu nedenle toplumlar tarihsel bilinci değil, tarihsel ezberi devralır.</p>

<p><em><strong>Tarihsel örnekler:</strong></em><br />
Versay Antlaşması’nın yarattığı aşağılanma, II. Dünya Savaşı’nın tohumlarını ekti. “Bir daha asla” söylemine rağmen Yugoslavya’da, Ruanda’da, Filistin’de, Suriye’de kitlesel şiddetin yeniden üretilmesi.</p>

<p><em><strong>Sonuç:</strong></em><br />
Aynı hataların farklı ambalajlarla tekrarı. Tarihin ilerlediği yanılsaması altında dönen bir kısır döngü.</p>

<p><img alt="" height="759" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/k-s-l-s-l-s-o-s-o-s-o-s-o-s-n.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1307" /></p>

<p><strong>Döngüyü kırmak mümkün mü?</strong></p>

<p>Uzmanlar, bu dokuz kritik hatanın yapısal eğilimlerden kaynaklandığını belirtiyor. Risklerin azaltılması, kurumsal istikrarın sağlanması, karar süreçlerinde şeffaflık ve bilimsel verilere dayalı yönetim modelleriyle döngü kırılabilir. Özellikle ekonomi, çevre, salgın yönetimi ve güvenlik alanlarında erken müdahale, düzenli izleme ve bağımsız denetim kritik önemde. Ancak tarihsel analiz yöntemlerinin sınırlı kullanımı, kısa vadeli siyasal planlamalar ve kurumsal yapının kişilere bağımlılığı, hataların farklı biçimlerde tekrar ortaya çıkmasını engelleyemiyor.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/insanligin-9-gunahi-tarih-boyunca-tekrarlanan-hatalar</guid>
      <pubDate>Thu, 11 Dec 2025 11:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/12/nrbbs.jpg" type="image/jpeg" length="92227"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Süryanice" denildi, Yerel Kufi Arapça çıktı!]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/suryanice-denildi-yerel-kufi-arapca-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/suryanice-denildi-yerel-kufi-arapca-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Tarihçi-yazar Selahettin Eyyubi Güler,  “Süryanice” denilen mezar taşı yazılarının, yerel tarzda yazılmış süslemeli Kufi Arapça olduğunu söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>1913 yılında Şanlıurfa’nın Tek Tek Dağları bölgesinde çekildiği belirtilen ve sosyal medyada “Süryanice mezar taşları” olarak paylaşılan fotoğraflarla ilgili gerçek gün yüzüne çıktı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Söz konusu karelerin, 1913 yılında Şuayp Şehri’nde Alman araştırmacı Max von Oppenheim tarafından fotoğraflanarak arşivlendiği de ortaya çıktı.</p>

<p>Tarihçi-yazar Selahettin Eyyubi Güler, mezar taşlarındaki yazıların Süryanice olduğu iddialarını net bir dille reddetti. Güler, birçok uzman kaynağın da doğruladığı şekilde kitabelerin Yerel tarzda yazılmış süslemeli Kufi Arapça olduğunu vurgulayarak, “Bu yazılar büyük ihtimalle miladi 6. veya 7. yüzyıla ait” dedi.</p>

<p><img alt="" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/12/whatsapp-image-2025-10-29-at-163057.jpeg" /></p>

<p>Mezar taşlarındaki yazılarda; harfler köşeli, geometrik ve birbirine bitişik, satırlar düzenli blok halinde ilerlediği, harflerin uçlarında süslemeye yönelik yivler ve üçgenimsi motifler olduğundan Süryanice, Ermenice veya diğer Mezopotamya alfabelerindeki karakter biçimleriyle uyuşmadığı belirtildi.</p>

<p>Mezar taşlarının günümüzde bulunamadığı, bir ev inşasında malzeme olarak kullanılmış ya da bilinçli şekilde ortadan kaldırılmış olabileceği değerlendiriliyor.</p>

<p>Bölgede arkeolojik ve kültürel mirasın korunmasına yönelik çağrılar ise yeniden gündeme geldi.</p>

<p><strong><u>Haber:</u> Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/suryanice-denildi-yerel-kufi-arapca-cikti</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Dec 2025 12:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/12/gaziantep-13.jpg" type="image/jpeg" length="74184"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Algılar gerçeği yener: Edward Bernays'in mirası]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/algilar-gercegi-yener-edward-bernaysin-mirasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/algilar-gercegi-yener-edward-bernaysin-mirasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Siyasetçilerin içten gülümsemeleri, reklamların içimizi ısıtan sloganları, sosyal medyada karşımıza çıkan o mükemmel hayatlar... Bunlar tesadüf mü, yoksa ustaca kurgulanmış bir oyunun parçası mı? Her gün maruz kaldığımız markalar, görüntüler ve manipülasyonlar, tek bir isme dayanıyor: Edward Bernays. Propagandanın babası olarak anılan Bernays, dünyamızı bir tiyatro sahnesine dönüştürdü. Peki, bu sahnede oyuncu mu, seyirci mi, yoksa her ikisi birden miyiz?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Modern toplumun her köşesi, siyasetten ticarete, sosyal medyadan günlük ilişkilere kadar, algılarla yönetilen bir arena. Markalar ruhumuzu, politikacılar oylarımızı, reklamlar cüzdanlarımızı, algoritmalar ise dikkatimizi hedef alıyor. Peki, bu görünmez ağın mimarı kim? Cevap, 20. yüzyılın en etkili figürlerinden Edward Bernays.</p>

<p>Kitle psikolojisini bir bilim gibi çözerek propagandayı modern dünyanın temeline yerleştiren Bernays, bugün yaşadığımız kurmaca gerçekliğin temelini attı. Onun mirası, sadece bir iletişim yöntemi değil, adeta bir yaşam biçimi haline geldi.</p>

<p><img alt="" height="408" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/ber-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="717" /></p>

<p><strong>Bernays kimdi, ne yaptı?</strong></p>

<p>1891’de Viyana’da doğan ve Sigmund Freud’un yeğeni olan Edward Bernays, halkla ilişkiler (PR) disiplininin kurucusu olarak tarihe geçti. Freud’un psikanaliz teorilerinden ilham alan Bernays, insanların bilinçaltındaki duyguları, korkuları ve arzuları manipüle ederek davranışlarını yönlendirebileceğini savundu. 1928’de yayımladığı Propaganda kitabı, bu fikirlerin manifestosu oldu. Bernays, kitlelerin “sürü psikolojisi” ile hareket ettiğini ve doğru tekniklerle kontrol edilebileceğini öne sürdü. Ona göre, insan zihni bir hammaddeydi; usta bir zanaatkâr, bu malzemeyi dilediği gibi şekillendirebilirdi.</p>

<p><img alt="" height="341" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/sigraaa.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="639" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Bernays’in en çarpıcı kampanyalarından biri, 1920’lerde Amerikan tütün endüstrisi için gerçekleştirdiği “Özgürlük Meşaleleri” çalışmasıydı. O dönemde kadınların sigara içmesi toplumsal bir tabuydu. Bernays, 1929’da New York’taki Paskalya geçit töreninde genç kadınların sigara içmesini bir özgürlük sembolü olarak pazarladı. Medyayı ustalıkla kullanarak sigarayı kadın haklarıyla ilişkilendirdi ve kısa sürede kadınlar arasında sigara tüketimi yaygınlaştı. Amerikan Tütün Şirketi’nin satışları bu kampanya sonrası %40’tan fazla arttı. Bu, sadece bir ürünün değil, bir fikrin, bir yaşam tarzının satılabileceğini kanıtladı. Bernays, politikadan ticarete, her alanda kitlelerin duygularını ve algılarını şekillendirmenin yollarını sistemleştirdi.</p>

<p><strong>Bernays’in mirası yaşıyor mu?</strong></p>

<p>Günümüz dünyasında Bernays’in mirası artık her alanda hissediliyor. Siyasette liderler, özenle hazırlanmış imajlarla seçmenlerin güvenini kazanmaya çalışıyor. Sosyal medya platformları, algoritmalar aracılığıyla duygularımızı yönlendiriyor; markalar, ihtiyaç değil, arzu yaratıyor. Haber kanalları, gerçekleri çarpıtarak anlatılar inşa ediyor.</p>

<p><img alt="" height="531" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/prpnga222-1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="929" /></p>

<p>Edward Bernays’in teknikleri, modern propagandanın özünü oluşturdu: Gerçekler değil, algılar kazanır. Bir politikacının samimi görünmesi, söylediklerinin doğruluğundan daha etkili. Bir ürünün “sizi özgür kılacağı” vaadi, kalitesinden daha cazip. Sosyal medya çağında bu etki katlanarak büyüdü. TikTok’ta viral olan bir video, bir markanın sponsorluğunu gizlice taşıyabilir. Yapay zeka destekli reklamlar, kişisel verilerimizi analiz ederek zevklerimize hitap eden özelleştirilmiş içerikler sunuyor. Deepfake videolar ve sahte haberler, gerçeği bulmayı neredeyse imkânsız hale getiriyor. Örneğin Cambridge Analytica skandalı, Bernays’ın mirasının dijital çağda nasıl bir silaha dönüştüğünü gösterdi: Seçmenlerin psikolojik profilleri çıkarılarak seçimler etkilenmeye çalışıldı.</p>

<p><strong>Sahtekârlık mı, strateji mi?</strong></p>

<p>Edward Bernays, propagandayı <em>“demokrasinin görünmez hükümeti”</em> olarak tanımladı. Ona göre, kitlelerin kaotik arzularını kontrol etmek, toplumun iyiliği için gerekliydi. Ancak bu yaklaşım, etik soruları da beraberinde getirdi. İnsanların bilinçaltını manipüle ederek kararlarını şekillendirmek, özgür iradeyi ne ölçüde zedeler? Bir ürün alırken, bir lidere oy verirken veya bir fikri savunurken, gerçekten kendi irademizle mi hareket ediyoruz, yoksa bir algı oyununun etkisi altında mıyız?</p>

<p><img alt="" height="670" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/algritmmaaa-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1157" /></p>

<p>Bernays’in yöntemleri, hem hayranlık uyandırıyor hem de tartışma yaratıyor. Destekçileri, onun tekniklerinin modern iletişimin temelini oluşturduğunu ve toplumların organize bir şekilde yönetilmesini sağladığını savunuyor. Eleştirmenler ise bu manipülasyonun bireysel özgürlükleri tehdit ettiğini ve gerçeklik algısını çarpıttığını söylüyor. Teknolojinin yükselişiyle, Bernays’in fikirleri daha da güçlendi: Artık kitleler değil, bireyler hedefleniyor. Kişiselleştirilmiş reklamlar ve algoritmalar, manipülasyonu görünmez kılıyor.</p>

<p><strong>Peki, çıkış yolu var mı?</strong></p>

<p>Edward Bernays, bize bir ayna tuttu: İnsan, manipülasyona açık bir varlık. Onun teknikleri, bugün siyasette, ticarette ve sosyal hayatta her an karşımıza çıkıyor. Ancak uzmanlar, bu kurmaca dünyasında bir çıkış yolu olduğunu söylüyor: Eleştirel düşünce. Her reklamın, her vaadin ardındaki niyeti sorgulamak, gerçeğe ulaşmanın ilk adımı.</p>

<p>Medya okuryazarlığı, kaynakların güvenilirliğini kontrol etmek ve farklı bakış açılarını araştırmak, bireyleri algı tuzaklarına karşı daha dirençli hale getiriyor. Hayatımız bir tiyatro sahnesi olabilir, ama bu sahnede sadece figüran olmak zorunda değiliz. Bernays’in oyununu bozmak için tek yapmamız gereken, gördüklerimize biraz daha şüpheyle bakmak.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/algilar-gercegi-yener-edward-bernaysin-mirasi</guid>
      <pubDate>Thu, 20 Nov 2025 12:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/11/krititi-1.png" type="image/jpeg" length="76961"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Restoranlarda komisyon krizi büyüyor]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/restoranlarda-komisyon-krizi-buyuyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/restoranlarda-komisyon-krizi-buyuyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yüksek komisyonlar, artan maliyetler ve tüketici tepkileri arasında sıkışan sektör, çözümü kendi dijital sipariş platformunu kurmakta arıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de gıda enflasyonunun yüksek seyrettiği bir dönemde restoranlar, online yemek sipariş platformlarının aldığı yüzde 32'ye varan komisyonlar ve yüzde 20 KDV nedeniyle maliyet baskısının arttığını belirtiyor. İşletmeler, bu yükün menü fiyatlarına doğrudan etki ettiğini ifade ederken, dijital sipariş alışkanlıklarının sektör dengelerini değiştirdiği görülüyor.</p>

<p><strong>Restoranlar komisyon yükünden şikâyetçi</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/fdf.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="664" /></strong></p>

<p>Restoran sahipleri, online platformlarda yer almanın neredeyse zorunlu hale geldiğini, uygulamada bulunmayan işletmelerin siparişlerinde belirgin düşüş yaşandığını aktarıyor. Komisyon oranlarının yüksekliği ise birçok işletmeyi fiyatlarını artırmak zorunda bırakıyor. Sektörde, özellikle küçük ve orta ölçekli işletmelerin bu maliyete karşı daha kırılgan olduğu belirtiliyor.</p>

<p><strong>Aracı platformlar: “Erişim ve görünürlük sağlıyoruz”</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/dfdfbhgjmmkk.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="341" /></strong></p>

<p>Diğer yandan aracı platformlar, restoranlara büyük bir müşteri kitlesine erişim sağladıklarını ve dijital görünürlük sayesinde satış hacmini artırdıklarını savunuyor. Platform işletmecileri, lojistik, reklam, müşteri hizmetleri ve teknik altyapı maliyetlerinin komisyon oranlarını belirleyen temel unsurlar olduğunu ifade ediyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Tüketici fiyatlara tepkili</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="1066" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/gjghjghjghj.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1600" /></strong>Tüketiciler ise hem online siparişte hem de restoranlarda benzer fiyatların uygulanmasından şikâyetçi. Birçok müşteri, “Komisyon ödüyorlarsa neden restoranda da aynı fiyatı ödüyoruz?” sorusunu gündeme getiriyor. Bazı kullanıcılar, platformların sunduğu indirimler ve kolaylıklar nedeniyle online siparişi tercih etmeye devam ederken, fiyatların yükselmesi tepkileri artırıyor.</p>

<p><strong>Taraflar arasında denge arayışı</strong></p>

<p>Restoranlar komisyon yükünün azalmasını isterken, platformlar sundukları hizmetin karşılığı olarak komisyonun gerekli olduğunu savunuyor. Tüketiciler ise hem uygun fiyat hem de kolay erişim talep ediyor.</p>

<p>Sektördeki tüm tarafların ortak noktası ise giderek yükselen maliyetlerin hem işletmeleri hem tüketicileri zorladığı gerçeği. Dijital sipariş sisteminin büyümesiyle birlikte komisyon oranları ve fiyat politikalarının önümüzdeki dönemde daha fazla tartışılması bekleniyor.</p>

<p><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/ghjkhjmk.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="664" /></p>

<p>Artan maliyet baskısı, platform komisyonları ve tüketici beklentileri arasındaki denge tartışılırken, restoranların bir araya gelerek kendi dijital sipariş platformlarını kurma fikri de her geçen gün daha güçlü biçimde gündeme geliyor.</p>

<p>Taraflar arasında kim haklı, kim haksız tartışması büyürken…Artan maliyetler, yüksek komisyonlar ve yükselen fiyatlar hem işletmeleri hem tüketicileri zorlamaya devam ediyor. Hem işletmeler hem de vatandaşlar ekonomiyi işaret ederek bu duruma bir an önce çözüm istiyor.</p>

<p><strong><u>Haber:</u> Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/restoranlarda-komisyon-krizi-buyuyor</guid>
      <pubDate>Mon, 17 Nov 2025 10:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/11/r.png" type="image/jpeg" length="81094"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye okumuyor: Faturası ağır]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/turkiye-okumuyor-faturasi-agir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/turkiye-okumuyor-faturasi-agir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Derlenen birçok istatistiğe göre Türkiye’de kitap okuma oranı oldukça düşük. Peki, bunun sebepleri neler? Türkiye’de kitaplara ne kadar zaman ayrılıyor? Veriler, bu sorulara pek iç açıcı yanıtlar sunmuyor. İşte detaylar…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uzmanlar, okumanın insanın zihinsel gelişimi için temel bir etkinlik olduğunu belirtiyor. Okuma, muhakeme ve değerlendirme yetisini geliştiriyor, dili zenginleştirerek düşünce dünyasını genişletiyor. Dil, hem düşünmeyi sağlayan hem de kendimizi ifade etmemizi mümkün kılan temel bir araç olarak tanımlanıyor. Dil felsefesi üzerine çalışmalar yapan filozof Ludwig Wittgenstein de bu durumu, <em>“Dilimizin sınırları, dünyamızın sınırlarıdır” </em>sözleriyle özetliyor.</p>

<p><img alt="" height="424" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/kitap1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="778" /></p>

<p>Ancak araştırmalar, Türkiye’de kitap okuma alışkanlığının yetersiz olduğunu ortaya koyuyor. Resmî ve sektörel verilere göre Türkiye’de vatandaşlar günde ortalama 3 saat 40 dakika televizyon izliyor ve yaklaşık 6–7 saatini internette geçiriyor. Kitap okumaya ayrılan süre ise haftalık ortalama 3 saat civarında. Kitap okuyanların oranı ise toplumun yaklaşık yüzde 27’si düzeyinde. Bu veriler, kitap okumanın hâlâ geri planda kaldığını gösteriyor.</p>

<p>Uluslararası raporlara göre Türkiye, kitap okuma oranında alt sıralarda yer alıyor. Ülkede neredeyse her kentte en az bir üniversite bulunmasına rağmen, kütüphanelerin fiziki imkânlar ve kitap sayısı açısından yetersiz olduğu bildiriliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><img alt="" height="361" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/sdnyaaaaaaaaaaakita.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="669" /></p>

<p><strong>Kitaplar ve toplum</strong></p>

<p>Yapılan birçok ankete göre halkın büyük bir çoğunluğu kutsal kitapları, yurttaşlık sözleşmesi olan anayasaları ve bilimsel makaleleri düzenli olarak okumuyor. Bunun yanında klasik roman ve öyküler gibi insanlığın ortak sorun ve acılarını ele alan eserler de yeterince ilgi görmüyor.</p>

<p>Uzmanlar, modern siyasal, iktisadi ve hukuki kurumların temellerinin, filozofların ve bilim insanlarının yazdığı metinlerin yaygınlaşmasıyla atıldığını vurguluyor. Bu nedenle kitaplar, yalnızca bireysel bir etkinlik değil; toplumsal bilgi birikiminin, kamusal tartışmanın ve kurumların inşasının da kaynağı olarak değerlendiriliyor. Ayrıca birçok din, öğretilerini yazılı metinler üzerinden aktarıyor ve okumayı teşvik ediyor. Buna rağmen toplumda düzenli bir okuma pratiğinin oluşmadığı gözlemleniyor.</p>

<p>Tarih gösteriyor ki, cehaletin yaygın olduğu toplumlarda hoşgörü, tahammül, uzlaşı, yeni fikirler ve inovasyon gibi toplumsal gelişimi sağlayan temel değerler yeterince oluşmuyor. Bu açıdan bakıldığında, Türkiye’de kitap okumaya ve bilgiye yeterince önem verilmemesi, ülkenin pek çok sorununu besleyen temel faktörlerden biri olarak öne çıkıyor.</p>

<p><strong>Tarihsel ve kültürel etkenler</strong></p>

<p>Araştırmacılar, okumanın sosyolojik yapı ve tarihsel arka planla da ilişkili olduğunu belirtiyor. Buna göre okumanın, bilginin ve bilimin değer gördüğü toplumlarda kitap doğal olarak daha fazla ilgi görüyor.</p>

<p><img alt="" height="700" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/muteferii.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1239" /></p>

<p>Modern bilginin doğduğu ve geliştiği süreci takip edemeyen Osmanlı’da ve onun mirasçısı Türkiye’de kitap okumanın hak ettiği değeri görmemesi şaşırtıcı bulunmuyor. Osmanlı’da 18. yüzyıl ortalarına kadar neredeyse hiç kitap basılmadı. Çeşitli ıslahat hareketlerinden sonra 1727’de İbrahim Müteferrika matbaayı kullanmaya başladı; ancak ilk denemeler istenen sonucu vermedi. Cumhuriyetin ilk yıllarında okuryazarlık oranı yaklaşık yüzde 8–10 civarındaydı.</p>

<p>Günümüzde okuryazarlık oranı oldukça yüksek olsa da kütüphanelerin yetersizliği, basılan kitap sayısı ve okuma oranları, Türkiye’de durumun hâlâ istenilen düzeyde olmadığını gösteriyor. Öte yandan dijitalleşmenin etkisiyle dünya genelinde de kitap okuma oranının gerilediği belirtiliyor. Ancak uzmanlar, eleştirel ve aktif bir eğitim anlayışıyla bu tablonun değiştirilebileceğine dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>Kitap okuma alışkanlığı nasıl kazandırılabilir?</strong></p>

<p>Uzmanlar, kitap okuma alışkanlığının küçük yaşlarda kazandırılması gerektiğini vurguluyor. Bu süreçte ebeveynlerin rolü büyük. Kitap okumayı çocuklara ödev gibi dayatmanın yararsız olduğu; ebeveynlerin okuyarak örnek olması gerektiği belirtiliyor.</p>

<p><img alt="" height="518" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/cocukkitap.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="790" /></p>

<p>Kitap okuma etkinliği, yalnızca programa veya plana bağlı olmamalı; gündelik yaşamın doğal bir parçası hâline gelmeli. Eğitimciler, kısıtlayıcı ve sorgulamayı engelleyen yasakçı ortamların çocuklarda düşünsel kısırlığa yol açtığını vurguluyor. Çocukların doğal merakını sınırlamayan, öğrenme tutkusunu ve araştırmacılığını destekleyen özgür ortamlar sağlandığında, okuma isteği ve alışkanlığının kendiliğinden kazanılabileceği ifade ediliyor.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/turkiye-okumuyor-faturasi-agir</guid>
      <pubDate>Thu, 13 Nov 2025 15:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/11/kitttaa-a-n-a-n-a.png" type="image/jpeg" length="17683"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Küllerinden doğan Suriyeli kadın]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/bir-bombanin-ardindan-baslayan-ikinci-hayat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/bir-bombanin-ardindan-baslayan-ikinci-hayat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Üç çocuk annesi, İngilizce öğretmeni Abir Şaban’ın Suriye'nin Rakka kentinden Türkiye’ye uzanan yaşam mücadelesi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>2011’de Suriye’de patlak veren iç savaş, milyonlarca insanın hayatını derinden etkiledi. Bu insanlardan biri de, Rakka’da doğup büyüyen İngilizce öğretmeni Abir Şaban, mutlu bir aile hayatı sürerken, savaşın gölgesinde evini terk etmek zorunda kaldı. Şaban, şimdi Şanlıurfa’da ayakta kalma mücadelesi veriyor.</p>

<p>Savaş öncesi hayatlarının güzel olduğunu belirten Şaban, Rakka’da doğup orada büyüdüğünü ifade ederek şunları söyledi;</p>

<blockquote>
<p>“Üniversiteyi bitirdikten sonra İngilizce öğretmeni olarak göreve başladım. Öğrencilerim vardı, derslerimi çok severek veriyordum. Çocuklarım da küçük yaşlardaydı. Ailemle mutlu, sakin bir hayatımız vardı.”</p>
</blockquote>

<p>Ancak bu huzur çok uzun sürmedi.</p>

<p><img alt="" height="354" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/1456322.jpg" width="664" /></p>

<p>Savaşın etkilerini adım adım hissettiklerini belirten Şaban, süreci şöyle anlattı</p>

<blockquote>
<p>“Önce sokaklarda huzursuzluk başladı. Sonra okullar birer birer kapandı. Biz de herkes gibi evimize çekildik. Ama bu geçici bir şey zannediyorduk. Ne yazık ki öyle olmadı. Her geçen gün patlamalar, silah sesleri daha da yaklaştı. Artık bombalar bizim mahallenin içine düşmeye başladı ve bombalarda sivil insanların hayatını kaybetmeye başladığını gördük. ”</p>
</blockquote>

<p>Savaşın şiddetlenmesi ile evlerini terk etmek zorunda kaldıklarını söyleyen Şaban,</p>

<blockquote>
<p>“İki kızım ve bir oğlum var. Eşimle birlikte çocuklarımızı alıp evden çıktık. Arkaya bile bakamadık. O evde tüm anılarımız vardı. Evden çıktıktan sadece iki gün sonra evimizin bombalandığını öğrendik. Eğer bu yolculuğa çıkmamış olsaydık, belki de bugün hayatta olmayacaktık.”</p>
</blockquote>

<p>dedi.</p>

<p><img alt="" height="725" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/rtrtdfsfsf.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1080" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Evden çıktıktan sonra iki gün boyunca küçük yaşlardaki çocuklarıyla beraber yürüdüklerini ifade eden Şaban, sürecin ne kadar zorlu geçtiğini şu sözlerle anlattı;</p>

<blockquote>
<p>“Yanımızda bizim gibi yüzlerce insan vardı. Ne suyumuz vardı ne de doğru düzgün yiyeceğimiz. Ama Türkiye sınırına vardığımızda yaşama umudumuz daha da arttı. Sınırdaki askerler bizi çok sıcak karşıladı. Hem insanca davrandılar hem de yardım ettiler. O anda güvende olduğumuzu ilk kez hissettim”</p>
</blockquote>

<p>Şanlıurfa’ya geldiklerinde ilk zamanlar geçici koruma yerlerinde kaldıklarını daha sonra devletin sağladığı bazı projelerde çalışmaya başladığını ifade eden Şaban, şöyle devam etti;</p>

<blockquote>
<p>“Projeler bittikten sonra bir elbise dükkanı açtım. Kolay olmadı ama pes etmedim. Bugün o dükkanın geliriyle çocuklarımı okutuyorum, hayatımı sürdürüyorum.”</p>
</blockquote>

<p><img alt="" height="3716" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/i-m-g-5747.JPG" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="4994" />Çocuklarının eğitimi konusunda oldukça hassas olan Şaban, “Çocuklarımın ikisi okula gidiyor. Onların eğitimine çok önem veriyorum. Çünkü biz savaşta çok şey kaybettik ama en büyük kazancımız hayatta kalmak ve yeniden bir gelecek kurabilmek. Kızlarımın topluma faydalı bireyler olması için elimden geleni yapıyorum” diyerek şu sözlerle konuşmasını tamlamadı;</p>

<blockquote>
<p>“Koca bir hayatı geride bıraktık ama hayattayız. Türkiye bize ikinci bir şans verdi. Burada 12 yılımız geçti. Tek isteğim insanca yaşamak ve topluma katkı sunmak. Elbette bir gün Suriye'de barış sağlanırsa, doğduğum toprakları görmek isterim. Ama şu anda tek derdim çocuklarımın geleceği.”</p>
</blockquote>

<p><strong><u>Haber:</u> Eyyub Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Muhacirin Dünyası, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/bir-bombanin-ardindan-baslayan-ikinci-hayat</guid>
      <pubDate>Fri, 07 Nov 2025 11:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/11/dfdf.jpeg" type="image/jpeg" length="43587"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Le Monde: Türkiye bir nesli kaybediyor]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/le-monde-turkiye-bir-nesli-kaybediyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/le-monde-turkiye-bir-nesli-kaybediyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[OECD ve Eurostat verilerine dayanan Le Monde analizine göre, Türkiye eğitim ve genç istihdamında derin bir kriz yaşıyor. Gençlerin üçte biri ne okulda ne işte, kadınlar ve mezunlar işgücünden dışlanıyor. Le Monde, Türkiye’nin “bir nesli kaybetme” riskiyle karşı karşıya olduğunu vurgularken, bu tablo özellikle Güneydoğu Anadolu’da çok daha görünür hale geliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Fransız Le Monde gazetesi, OECD’nin 2024 <em>Education at a Glance</em> raporu ve Eurostat verilerine dayandırdığı kapsamlı analizinde, Türkiye’nin yükseköğretim ve genç istihdam sistemindeki yapısal sorunlara dikkat çekerek ülkenin “bir neslin tamamını kaybetme riskiyle karşı karşıya” olduğu uyarısında bulundu.</p>

<p>Haberde yer alan istatistikler, eğitimden istihdama geçişteki kırılmaları, kamu harcamalarındaki gerilemeyi, cinsiyet temelli dışlanmayı ve çocuk işçiliği gibi çok katmanlı sorunları bir bütün olarak ele alıyor. Le Monde, bu tabloyu “eğitim sisteminin köklü bir çöküşü” olarak nitelendirirken, verilerin uluslararası kuruluşlar tarafından da doğrulandığını vurguluyor.</p>

<p><img alt="" height="1136" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/lele.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1168" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>18-24 yaş grubunda NEET oranı: Türkiye, Güney Afrika’nın gerisinde</strong></p>

<p>Le Monde’un haberine göre, 18-24 yaş arasındaki gençlerin yüzde 32’si ne istihdamda, ne eğitimde, ne de herhangi bir mesleki eğitim programında yer alıyor. Bu oran Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında en üst sıralara taşırken, Güney Afrika’nın bile gerisinde bırakıyor.</p>

<p>OECD’nin 2024 raporunda aynı yaş grubu için Türkiye’deki NEET oranı yüzde 23,6 olarak kaydedilmiş; 2023’teki yüzde 21,6’lık seviyeden belirgin bir yükseliş gözlemleniyor. Eurostat’ın 2024 verileri ise 15-29 yaş arası NEET oranını yüzde 25’in üzerinde gösteriyor; bu, Avrupa Birliği ortalamasının iki katından fazla.</p>

<p>OECD, NEET kategorisindeki gençlerin uzun vadede sosyal dışlanmaya, yoksulluğa ve düşük beceri düzeyine mahkûm olma riski taşıdığını belirtiyor. Le Monde, bu durumun yalnızca bireysel değil, aynı zamanda ekonomik büyüme ve toplumsal uyum açısından da ciddi bir tehdit oluşturduğuna dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>Genç kadınlarda kariyer dışlanması: Yüzde 42’lik kayıp</strong></p>

<p>Le Monde’un en çarpıcı bulgularından biri, genç kadınların işgücü piyasasından sistematik olarak dışlanması. Haberde, genç kadınların yüzde 42’sinin kariyer fırsatlarından tamamen yoksun olduğu belirtiliyor.</p>

<p>OECD 2024 verileri, 15-29 yaş arası kadın NEET oranını yüzde 31,1 olarak sıralarken, aynı yaş grubundaki erkeklerde bu oran yüzde 9,6’da kalıyor. Aradaki 22,5 puanlık fark, cinsiyet eşitsizliğinin en yüksek olduğu ülkelerden biri olarak Türkiye’yi öne çıkarıyor.</p>

<p>Eurostat’ın 2024 analizinde, Türkiye’deki NEET cinsiyet açığı 33,7 puan ile AB ülkeleri arasında zirvede yer alıyor. Le Monde, bu durumun erken evlilikler, ailevi sorumluluklar, kültürel normlar ve iş piyasasındaki ayrımcılıkla ilişkili olduğunu belirtiyor. OECD, kadınların eğitimden istihdama geçişinde karşılaştığı engellerin, uzun vadede demografik yapı ve işgücü verimliliği üzerinde kalıcı etkiler yaratacağını raporluyor.</p>

<p><img alt="" height="611" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/o-e-c-d-d.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1324" /></p>

<p><strong>Üniversite mezunlarının istihdamı: Avrupa’da son sıra</strong></p>

<p>Le Monde, Türkiye’nin yeni üniversite mezunlarının istihdam oranında 33 Avrupa ülkesi arasında sonuncu olduğunu vurguluyor. Daha dikkat çekici olan ise, üniversite mezunlarının işsizlik oranının genel işsizlik oranının üzerinde seyretmesi.</p>

<p>OECD 2024 raporuna göre bu durum Türkiye’yi “tek ülke” konumuna getiriyor. Rakamlar da bunu doğruluyor: 25-34 yaş arası üniversite mezunlarında işsizlik oranı yüzde 10,6 iken, genel işsizlik oranı yüzde 11,2 civarında. Bu tersine tablo, yükseköğretimin işgücü piyasasıyla uyumsuzluğunu ve “eğitim enflasyonu” olarak tanımlanan fenomeni gözler önüne seriyor.</p>

<p>Stockholm Center for Freedom’ın 2024 raporunda da, lise mezunlarının işsizlik oranı yüzde 10,2, üniversite mezunlarının ise yüzde 10,6 olarak belirtiliyor. Bu da eğitim seviyesinin artık istihdam garantisi sunmadığını açıkça ortaya koyuyor.</p>

<p><strong>Kamu harcamalarında gerileme: Bütçe payı yüzde 10’un altına düştü</strong></p>

<p>Le Monde’un haberinde, eğitim sisteminin finansmanındaki yetersizlikler de detaylı biçimde ele alınıyor. Ulusal bütçeden eğitime ayrılan pay 2018’de yüzde 12,9 iken, 2024 itibarıyla yüzde 10’un altına geriledi.</p>

<p>Dünya Bankası verileri, eğitim harcamalarının GSYİH içindeki payının 2018’de yüzde 4,6 iken, 2022’de yüzde 2,61’e düştüğünü gösteriyor. Genel hükümet harcamalarındaki pay da 2019’daki yüzde 11,17’den 2021’de yüzde 8,81’e indi.</p>

<p>Öğrenci başına harcama rakamları da tabloyu netleştiriyor:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li>İlk ve ortaöğretimde: 3.473 avro (OECD ortalaması: 11.652 avro)</li>
 <li>Yükseköğretimde: 9.324 avro (OECD ortalaması: 18.471 avro)</li>
</ul>

<p>OECD’nin 2024 raporunda Türkiye’nin ilkokulda öğrenci başına 4.038 USD, ortaokulda 4.305 USD, yükseköğretimde ise 10.657 USD harcadığı belirtiliyor. Bu rakamlar, Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında alt sıralara yerleştiriyor.</p>

<p>Le Monde, bu finansal dar boğazın sınıf mevcutlarının artmasına, altyapı eksikliklerine ve öğretmen açığına yol açtığını belirtiyor. OECD, 2022/2023 akademik yılında Türkiye’de nitelikli öğretmen eksikliğinin belirgin olduğunu raporluyor.</p>

<p><strong>Akademik personel maaşlarında durağanlık ve adaletsizlik</strong></p>

<p>Le Monde, eğitim sisteminin insan kaynağı boyutuna da ışık tutuyor. Habere göre, öğretim üyesi ve görevlilerinin maaşlarında yıllardır anlamlı bir artış yaşanmıyor. Deneyimli profesörler, yeni işe giren akademisyenlerden yalnızca yüzde 29 daha fazla maaş alıyor.</p>

<p>Bu fark çoğu OECD ülkesinde yüzde 60’ın üzerinde. Örneğin Kanada’da yeni akademisyenler aylık 5.733 USD, kıdemliler ise 9.485 USD kazanıyor. Türkiye’de 2025 itibarıyla ortalama profesör maaşı 38.625 TL (yaklaşık 1.100 USD) seviyesinde; bu, ulusal ortalamanın yüzde 79 altında.</p>

<p>OECD, akademik maaşlardaki bu sıkıştırmanın beyin göçünü tetiklediğini ve nitelikli öğretim üyelerinin yurt dışına yöneldiğini belirtiyor. Le Monde, bu durumun eğitim kalitesini uzun vadede daha da aşağı çekeceği uyarısında bulunuyor.</p>

<p><strong>Çocuk işçiliği sorunu</strong></p>

<p>Le Monde’un haberinde en sarsıcı veri, neredeyse 1 milyon çocuğun (5-17 yaş) iş gücünde yer aldığına dair tahmin.</p>

<p>ILO ve UNICEF’in 2024 <em>Küresel Çocuk İşçiliği Tahminleri</em> raporu, dünya genelinde 138 milyon çocuk işçisi olduğunu belirtirken, Türkiye’nin 2019 ulusal istatistiklerinde bu sayı 850 binden fazla olarak kaydedilmişti.</p>

<p>Pandemi, ekonomik kriz ve 2023 depremleri sonrası artışla, bu rakamın 1 milyona yaklaştığı tahmin ediliyor. UNICEF Türkiye, 2024 Dünya Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Günü açıklamasında, özellikle mevsimlik tarım işlerinde (fındık, pamuk hasadı gibi) çalışan çocukların yüksek risk altında olduğunu vurguluyor.</p>

<p>ILO-UNICEF ortaklığı, Türkiye’yi “Pathfinder Country” statüsünde değerlendirerek çocuk işçiliğiyle mücadelede ilerleme kaydettiğini belirtse de, ekonomik baskıların bu çabaları sekteye uğrattığına dikkat çekiyor.</p>

<p>Le Monde, çocuk işçiliğinin eğitimden kopuşu kalıcılaştırdığını ve nesiller arası yoksulluğu pekiştirdiğini raporluyor.</p>

<p><img alt="" height="453" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/cocucucu.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="716" /></p>

<p><strong>Uluslararası kuruluşların ortak görüşü: Acil reform gerekiyor</strong></p>

<p>Le Monde’un analizi yalnızca kendi yorumuyla sınırlı değil; OECD, Eurostat, Dünya Bankası, ILO ve UNICEF gibi uluslararası kuruluşların raporlarıyla destekleniyor.</p>

<p>OECD, eğitim yatırımlarının artırılmasını, mesleki eğitim programlarının güçlendirilmesini, cinsiyet eşitliği politikalarının uygulanmasını ve öğretmen niteliğinin yükseltilmesini öneriyor.</p>

<p>Dünya Bankası, Türkiye’nin eğitim harcamalarını GSYİH’nın en az yüzde 5-6’sına çıkarması gerektiğini savunuyor.</p>

<p>TÜİK verileri de bazı alanlarda uluslararası raporlarla paralellik gösteriyor: 2023’te 15-24 yaş arası işsizlik oranı yüzde 17,4 olarak gerçekleşmiş; ancak genç kadınlarda bu oran yüzde 22,1’e yükseliyor.</p>

<p>P.A. Turkey’nin 2025 analizi, 2019-2024 arasında üst ortaöğretim tamamlama oranının iyileştiğini (eğitimsiz genç oranı yüzde 41’den yüzde 28’e gerilediğini) belirtse de, iş piyasasının bu kazanımları absorbe edemediğini vurguluyor.</p>

<p><strong>Bir neslin geleceği tehlikede</strong></p>

<p>Le Monde, haberini şu cümleyle kapatıyor:</p>

<blockquote>
<p>“Eğitim sisteminde köklü değişiklikler yapılmazsa, Türkiye bir neslin tamamını kaybetme riskiyle karşı karşıya.”</p>
</blockquote>

<p>Gazete, bu krizin yalnızca eğitimle sınırlı olmadığını; ekonomik üretkenlik, sosyal uyum, demografik yapı ve uluslararası rekabet gücü üzerinde kalıcı izler bırakacağını belirtiyor.</p>

<p>Uluslararası raporlar, Türkiye’nin genç nüfus potansiyelini avantaja dönüştürebilecek kaynaklara sahip olduğunu, ancak bunun için acil ve kapsamlı reformlara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyor.</p>

<p>Le Monde’un bu analizi, hem Türkiye’deki karar alıcılara hem de uluslararası kamuoyuna, eğitim ve gençlik politikalarının yeniden yapılandırılması gerektiğine dair güçlü bir mesaj iletiyor.</p>

<p><strong>Güneydoğu Anadolu: Çöküşün en derin yansıması</strong></p>

<p>Bu küresel ölçekteki uyarıların en görünür etkisi, Türkiye’nin doğusunda, özellikle de Güneydoğu Anadolu’da hissediliyor.</p>

<p>Bölge illerinde NEET oranı ulusal ortalamanın çok üzerinde; bazı illerde bu oran yüzde 45’i buluyor. Kız çocuklarının eğitimden kopuşu, erken yaşta evlilikler ve yoksulluk sarmalı, Le Monde’un bahsettiği “bir nesil riski”nin en somut halini burada karşımıza çıkarıyor.</p>

<p>Milli Eğitim Bakanlığı’nın 2024 verileri, bölgedeki lise tamamlama oranının yüzde 52’ye gerilediğini gösteriyor. TÜİK verilerine göre, 18 yaş altı çocuk işçiliği oranı Şanlıurfa, Mardin ve Adıyaman’da ülke ortalamasının iki katı.</p>

<p>Bu tablo yalnızca ekonomik değil, kültürel ve sosyolojik bir yıkımı da içinde barındırıyor. Eğitimden uzaklaşan her çocuk, gelecekte hem bireysel hem toplumsal düzeyde kaybedilen bir potansiyele dönüşüyor.</p>

<p>Türkiye’nin genç nüfus avantajı, özellikle Güneydoğu’da fırsata değil, hızla büyüyen bir krize dönüşüyor. Eğitimden kopuş, bölgesel eşitsizlikleri derinleştiriyor; sosyal dışlanma, yoksulluk ve göç sarmalı birbirini besliyor.</p>

<p>Eğer bu bölge özelinde acil ve kapsayıcı bir eğitim reformu başlatılmazsa, yalnızca bir kuşak değil, bütün bir bölgenin geleceği kaybedilebilir.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/le-monde-turkiye-bir-nesli-kaybediyor</guid>
      <pubDate>Thu, 06 Nov 2025 17:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/11/issisisisis.jpg" type="image/jpeg" length="31191"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[2 bin yıl önce dünyanın en büyük şehirleri nerelerdi?]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/2-bin-yil-once-dunyanin-en-buyuk-sehirleri-nerelerdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/2-bin-yil-once-dunyanin-en-buyuk-sehirleri-nerelerdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bugün milyonların yaşadığı şehirleri konuşuyoruz; oysa iki bin yıl önce “dünyanın en büyük kenti” birkaç yüz bin kişiden ibaretti. Kimileri büyüyerek etkisini sürdürdü, kimileri ise tarihin sessiz sayfalarına karıştı. Peki o çağın en büyük şehirleri hangileriydi? İşte iki bin yıl öncesinin 'mega kentleri'...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bugün dünyanın en kalabalık şehirleri dendiğinde akla Tokyo, New York, Şanghay veya İstanbul geliyor. Ancak 2 bin yıl önce tablo bambaşkaydı. Miladi takvimin başlangıcı olan 0 yılında dünyanın en büyük metropolleri arasında öne çıkan şehirler, Akdeniz’den Çin içlerine, Mezopotamya’dan Hindistan’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılıyordu.</p>

<p><img alt="" height="1024" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/sehr222222-1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p>

<p><strong>O dönemin 'mega kentleri'</strong></p>

<p>M.Ö. 1. yüzyılın sonunda ve M.S. 1. yüzyılın başında dünyanın en büyük şehri, yaklaşık 694 bin kişilik nüfusuyla Mısır’daki İskenderiye idi. Bugün nüfusu 5 milyonu aşan İskenderiye, o dönemde Akdeniz’in ticaret ve kültür merkeziydi.</p>

<p>Onu, 603 bin kişilik nüfusuyla Roma takip ediyordu. Roma İmparatorluğu’nun kalbi olan bu şehir, yalnızca siyasi bir başkent değil, aynı zamanda dünyanın farklı bölgelerinden tüccarları çeken bir cazibe merkeziydi.</p>

<p>Üçüncü sırada ise Çin’in Xi’an (Çangan) kenti 414 bin nüfusla yer alıyordu. Bugün 13 milyonluk nüfusuyla hâlâ büyük bir kent olan Xi’an, o tarihte de İpek Yolu’nun en önemli merkezlerinden biriydi.</p>

<p><strong>İlk 20’de Anadolu’dan 3 şehir… </strong></p>

<p>Listede bugün adını daha az duyduğumuz şehirler de dikkat çekiyor. Örneğin:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Antakya (Antioch, Türkiye)</strong> 211 bin kişilik nüfusuyla Roma İmparatorluğu’nun doğudaki en önemli kentlerinden biriydi. Bugün ise 400 bin civarında bir nüfusa sahip.</li>
 <li><strong>Ephesus (Efes, Türkiye)</strong> 174 bin kişilik nüfusuyla listede üst sıralarda yer alıyor. Günümüzde ise İzmir yakınlarında antik kalıntılarla hatırlanıyor.</li>
 <li><strong>Pergamum (Bergama, Türkiye)</strong> 130 bin kişilik nüfusuyla Roma döneminde öne çıkarken, bugün 60 bin kişilik küçük bir ilçe konumunda.</li>
</ul>

<p><img alt="" height="1024" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/shr33333333-1.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1024" /></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Hindistan ve Sri Lanka da listede</strong></p>

<p>O dönemde Patna (Pataliputra, Hindistan) 149 bin kişilik nüfusuyla Güney Asya’nın öne çıkan kentiydi. Anuradhapura (Sri Lanka) ise 115 bin kişilik nüfusuyla Budist dünyasının kutsal merkezlerinden biri olarak listede kendine yer bulmuştu.</p>

<p><strong>2 bin yıllık değişim</strong></p>

<p>Günümüzdeki mega kentlerle kıyaslandığında büyük farklar göze çarpıyor. Bugünün zirvesindeki Tokyo’nun nüfusu 37 milyona yaklaşırken, 2 bin yıl önce en büyük şehir olan İskenderiye yalnızca 694 bin kişiydi. Ancak dikkat çekici olan, Roma, Xi’an ve İstanbul (o dönemde henüz Byzantion) gibi bazı şehirlerin binlerce yıldır önemini koruması.</p>

<p>Öte yandan Efes, Bergama veya Seleucia gibi şehirler, bugün haritada küçük yerleşimlere dönüşmüş olsalar da 2 bin yıl önce dünyanın en kalabalık merkezleriydiler.</p>

<p><u><strong>dogupost</strong></u></p>

<p><em>*Kaynak: <a href="https://www.youtube.com/@CityGlobeTour" rel="nofollow" target="_blank">CityGlobeTour YouTube Kanalı</a></em></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/2-bin-yil-once-dunyanin-en-buyuk-sehirleri-nerelerdi</guid>
      <pubDate>Tue, 04 Nov 2025 13:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/11/sehirr1111.png" type="image/jpeg" length="63659"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Kürt Edebiyatı’nın zirvesi: Mutlaka okunması gereken 10 eser]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/kurt-edebiyatinin-zirvesi-mutlaka-okunmasi-gereken-10-eser</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/kurt-edebiyatinin-zirvesi-mutlaka-okunmasi-gereken-10-eser" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kürtçe, Mezopotamya’nın en köklü dillerinden biri olarak, destanları, aşk şarkıları ve ağıtlarıyla güçlü bir sözlü geleneğe sahip. Dilbilgisel yapısı, kelime hazinesi ve farklı lehçeleriyle zengin ve dinamik bir dil olan Kürtçe geniş bir coğrafyada konuşuluyor. Dengbêjlik geleneğiyle hayat bulan dil, Mem û Zîn gibi klasiklerden modern romanlara uzanan bir edebi miras sunuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kürt edebiyatı, destansı anlatılardan modern hikâyelere, şiirden romana uzanan geniş bir yelpazede okurlara hitap ediyor. 20. yüzyılda bazı bölgelerde uygulanan siyasal baskılar ve dil yasakları, Kürtçenin yazılı edebiyatının gelişimini zorlaştırsa da, bu engeller dilin direncini kıramadı. Mehmed Uzun’un Siya Evînê gibi romanları, Cegerxwîn’in etkileyici dizeleri ve çağdaş öykü yazarlarının eserleri, Kürtçenin edebi gücünü gözler önüne seriyor.</p>

<p><em>İşte, bu zengin mirastan mutlaka okunması gereken 10 eser:</em></p>

<p><strong>1) Mem û Zîn - Ehmedê Xanî</strong></p>

<p>Ehmedê Xanî’nin 1692’de kaleme aldığı Mem û Zîn, Kürt edebiyatının en önemli epik mesnevisi olarak biliniyor. Mem ile Zîn’in trajik aşk hikâyesini anlatan eser, aşkın ötesinde kimlik ve özgürlük temalarını da işliyor. Bu başyapıt, Xanî’nin Kürtçe yazma tercihiyle ulusal bilinç açısından eşsiz bir yere sahip. 18. yüzyıldan itibaren el yazmalarıyla yayılan eser, 1992’de Mehmed Uzun’un çabalarıyla modern baskıya kavuştu ve çeşitli dillere çevrildi. Kürt edebiyatı meraklıları için vazgeçilmez olan Mem û Zîn, 1991’de Ümit Elçi’nin yönettiği, Türkiye’nin ilk Kürtçe filmiyle beyazperdeye taşındı. Mardin, Midyat ve Cizre’de çekilen film, Mazlum Çimen’in müzikleri ve Yalçın Dümer, Meltem Doğanay ile Musa Anter’in yer aldığı güçlü kadrosuyla dikkat çekti.</p>

<p><img alt="" height="620" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/mzzzzz-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="391" /></p>

<p><strong>2) Dîwana Melayê Cizîrî</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>16.yüzyılın büyük mutasavvıf şairi Melayê Cizîrî’nin divanı, ilahi aşk ve derin imgelerle dolu bir başyapıt. Kurmanci lehçesinde yazılan divan, zengin metaforlar ve sembollerle dönemin medrese kültürünü yansıtıyor. Cizîrî’nin şiirleri, dengbêjler aracılığıyla sözlü geleneğe de taşınarak halk arasında sevildi. Çağdaş baskılarıyla günümüzde de okunan bu eser, Kürt şiirsel anlatımının klasiklerinden biri olarak öne çıkıyor.</p>

<p><img alt="" height="310" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/mela111.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="202" /></p>

<p><strong>3) Dîwana Feqiyê Teyran</strong></p>

<p>Feqiyê Teyran’ın (1590-1660) bu eseri, ‘Şêxê Senan’ ve ‘Zembîlfiroş’ gibi halk hikâyelerinden ilham alan sade ve etkileyici manzumeleriyle biliniyor. Tasavvufi temaları kitlelerin anlayabileceği yalın bir dille işleyen Teyran, hem medrese hem de halk kesimlerine hitap etti. Dengbêjlik geleneğinde önemli bir yer edinen şiirler, modern dönemde bestelenerek popülerliğini koruyor. Bu divan, Kürt edebiyatının en sevilen klasiklerinden biri.</p>

<p><img alt="" height="613" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/feqiii-1.JPG" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="431" /></p>

<p><strong>4) Siya Evînê (Yitik Bir Aşkın Gölgesinde) - Mehmed Uzun</strong></p>

<p>Modern Kürt edebiyatının öncü ismi Mehmed Uzun’un 1985’te yayımlanan Siya Evînê, sürgündeki bir Kürt aydınının memleket özlemini ve aşkını duygusal bir dille anlatıyor. Türkçe çevirisiyle geniş bir okur kitlesine ulaşan roman, Kürt tarihinin acılarını ve kimlik mücadelesini işliyor. Uzun’un poetik üslubu, eseri modern Kürt edebiyatının köşe taşlarından biri haline getirdi.</p>

<p><img alt="" height="1000" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/siya-evin-1.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="974" /></p>

<p><strong>5) Ronî Mîna Evînê Tarî Mîna Mirinê (Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık) - Mehmed Uzun</strong></p>

<p>Mehmed Uzun’un 1998’de yayımladığı Ronî Mîna Evînê Tarî Mîna Mirinê, aşk, ölüm ve sürgün temalarını paralel hikâyelerle işleyen etkileyici bir roman. Uzun’un sürgün deneyimlerinden izler taşıyan eser, Kürt halkının kolektif belleğini yansıtıyor. Türkçe’ye de çevrilen roman, yeni dönem Kürt yazınında bireysel ve toplumsal dramı birleştiren nadir örneklerden biri olarak kabul ediliyor.</p>

<p><img alt="" height="800" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/roni-mina.JPG" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="800" /></p>

<p><strong>6) Hinara Dawî ya Dinyayê (Dünyanın Son Narı) - Bextiyar Elî</strong></p>

<p>Çağdaş Kürt edebiyatının en özgün kalemlerinden Bextiyar Elî’nin bu romanı, bireysel trajedilerle toplumsal belleği iç içe geçiriyor. İlk olarak Soranî lehçesinde kaleme alınan eser, daha sonra Kurmancî’ye çevrilerek daha geniş bir okur kitlesine ulaştı. Elî’nin zengin sembollerle örülü anlatımı, Kürt toplumunun baskı dönemlerinde yaşadığı travmaları derin bir metaforik dil üzerinden aktarıyor. Hinara Dawî ya Dinyayê, sürgün ve direniş ekseninde yazılmış modern bir başyapıt olarak Kürt edebiyatında özel bir yer edindi.</p>

<p><img alt="" height="500" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/11/bebebe.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="333" /></p>

<p><strong>* * *</strong><em>Bu liste, farklı kaynaklar ve okuma önerileri dikkate alınarak hazırlanmıştır. Elbette her liste gibi, belli ölçüde öznel değerlendirmeleri yansıtır. Listenin 6. sırasında başlangıçta Selim Temo’nun Sê Deng adlı eseri yer alıyordu. Ancak yazar, kitabının bu tür listelerde yer almasını uygun görmediğini belirtmiştir. Bu sebeple, yazarın görüşüne saygı gösterilerek listede gerekli değişiklik yapılmıştır.</em></p>

<p><strong>7) Birîna Reş (Kara Yara) - Musa Anter</strong></p>

<p>Musa Anter, 1959’da Harbiye Cezaevi’nde Birîna Reş’i kaleme aldı ve bu eser, Kürt edebiyatında tiyatronun ilk yazılı örneği olarak tarihe geçti. Yalın bir halk diliyle yazılan oyun, yoksulluk ve cehalet gibi sorunları ‘kara yara’ metaforuyla işliyor, eğitim ve bilinçlenmeyi ise kurtuluşun anahtarı olarak sunuyor. Anter’in kendi yaşamından izler taşıyan Birîna Reş, mizahi ve etkileyici üslubuyla bugün de dikkat çekiyor. Türkçeye çevrilen bu yapıt, Kürt tiyatrosunun temel taşı olmayı sürdürüyor ve kültürel direnişin güçlü bir sembolü olarak değerini koruyor.</p>

<p><img alt="" height="404" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/birina-res.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="294" /></p>

<p><strong>8) Dîwana Yekem: Prîsk û Pêtî - Cegerxwîn </strong></p>

<p>1945’te yayımlanan bu eser, vatanseverlik, aşk ve toplumsal mücadele temalarını işleyen bir şiir divanı. ‘Çavreşa Min’ ve ‘Bilbil û Gul’ gibi bestelenmiş dizeleriyle halk arasında çok popüler olan şiirler, Cegerxwîn’in güçlü ve yalın dilini yansıtıyor. 20. yüzyıl Kürt edebiyatında ulusal bilincin sembolü olan divan, siyasi ve edebi bir etki yarattı.</p>

<p><img alt="" height="986" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/agir-u-prisk.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="683" /></p>

<p><strong>9) </strong><strong>Çavkan</strong><strong>î</strong><strong> - </strong><strong>Fêrîkê Ûsiv</strong></p>

<p>1961’de yayımlanan Çavkanî<em>,</em> modern Kürt şiirinin kilometre taşlarından biri olarak kabul ediliyor. Fêrîkê Ûsiv, göç, kimlik, vatan özlemi ve doğa temalarını işlediği dizelerinde Kurmancî lehçesinin lirizmini ve zenginliğini ön plana çıkarıyor. Şiirlerinde hem bireysel duyguları hem de toplumsal gerçekleri bir arada işleyen Ûsiv, ayrıca dünya klasiklerini Kürtçeye kazandırarak edebiyatın gelişimine önemli katkılarda bulundu. Çavkanî, 20. yüzyıl Kürt edebiyatının unutulmaz yapıtlarından biri olarak günümüzde de okunmaya ve ilham vermeye devam ediyor.</p>

<p><img alt="" height="900" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/cavkani.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="536" /></p>

<p><strong>10) Şivanê Kurmanca (Kürt Çoban) - Erebê Şemo</strong></p>

<p>Erebê Şemo’nun 1935’te yayımlanan Şivanê Kurmanca, Kürtçe yazılmış ilk roman olarak tarihe geçti. Sovyet Kürtlerinin çoban hayatını ve sosyal mücadelelerini sade ve gerçekçi bir üslupla anlatan eser, modern Kürt edebiyatının öncü yapıtı. Kürt dilinin standartlaşmasına katkı sağlayan roman, akademik çalışmalarda sıkça inceleniyor ve tarihsel bir öneme sahip.</p>

<p><img alt="" height="775" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/sivanaa-ku.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="472" /></p>

<p><strong>Bonus: Sözlü geleneğin efsaneleri</strong></p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Dewrêşê Evdî - Anonim</strong></li>
</ul>

<p>Kürt dengbêjlik geleneğinin en sevilen destanlarından Dewrêşê Evdî, Dewrêş ile Edûlê’nin trajik aşkını ve aşiret yaşamını konu alıyor. Sözlü gelenekle aktarılan destan, fedakârlık ve onur gibi Kürt kültürünün temel değerlerini yansıtıyor. Delîl Dilanar gibi çağdaş dengbêjlerin yorumlarıyla popülerleşen eser, Kürt müziğinde de önemli bir yer edindi.</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li><strong>Siyabend û Xecê - Anonim</strong></li>
</ul>

<p>Aşk ve fedakârlık temalarını ele alan bu eser, müzikal uyarlamalarıyla geniş kitlelere ulaştı. 1991 yılında Şahin Gök’ün yönettiği, Tarık Akan ve Mine Çayıroğlu’nun başrollerinde oynadığı bir filme de uyarlanan bu yapıt, Kürtçe dublajlı ilk film olarak öne çıkıyor. Siyasi nedenlerle gösterimi yasaklanmış olsa da, Kürt sinemasında önemli bir yere sahip.</p>

<p><img alt="" height="661" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/sybndd-xe.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1145" /></p>

<p><strong>Kürtçenin canlı mirası</strong></p>

<p>Kürtçe, tarih boyunca karşılaştığı zorluklara ve kısıtlamalara rağmen edebiyatıyla, müziğiyle ve sözlü geleneğiyle yaşamaya devam ediyor. Köklü geçmişi ve eşsiz müzikalitesiyle bir kültür hazinesi olan bu dil, yeni nesil yazarlar ve dengbêjlerle geleceğe umutla bakıyor.</p>

<p>Bu eserler, Kürt dilinin tarih, aşk ve mücadeleyle dolu dünyasını keşfetmek isteyenler için bir başlangıç noktası sunuyor. Bu mirası okuyarak Kürtçenin kültürel zenginliğine tanık olabilirsiniz.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/kurt-edebiyatinin-zirvesi-mutlaka-okunmasi-gereken-10-eser</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Oct 2025 16:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/10/dewresss.jpg" type="image/jpeg" length="13178"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Amanos bölgeyi dönüştürüyor]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/amanos-projesi-bolgeyi-donusturuyor-sanliurfa-bu-firsata-hazir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/amanos-projesi-bolgeyi-donusturuyor-sanliurfa-bu-firsata-hazir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Güneydoğu’yu Akdeniz’e bağlayacak Amanos Tüneli, bölgenin ticaret gücünü artırırken Şanlıurfa’ya yeni bir lojistik fırsat sunuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Amanos Tüneli Projesi, tamamlanma aşamasına doğru ilerlerken bölgenin ulaşım, ticaret ve sanayi potansiyelini kökten değiştirecek. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından yürütülen Dörtyol-Hassa Demir Yolu ve Otoyol Projesi, tamamlandığında Gaziantep ile İskenderun arasındaki mesafeyi 93 kilometre kısaltarak Güneydoğu Anadolu’nun Akdeniz’e doğrudan bağlantısını sağlayacak.</p>

<p>Projeyle, Amanos Dağları’nın doğal engeli aşılmış olacak ve Gaziantep’ten İskenderun Limanı’na ulaşım yaklaşık 117 kilometreye düşecek. Bu sayede taşımacılık süresi 1,5 saate kadar inecek, ihracat yapan sanayi kuruluşlarının lojistik maliyetlerinde yüzde 30’a varan azalma bekleniyor.</p>

<p><strong>Ekonomik canlanma ve ihracat artışı</strong></p>

<p>Tünel projesi tamamlandığında, Gaziantep, Kahramanmaraş, Osmaniye ve Kilis illerinde bulunan sanayi bölgeleri, Akdeniz limanlarına daha kısa sürede ve düşük maliyetle ulaşabilecek.</p>

<p>Bölgedeki sanayi kuruluşlarının İskenderun Körfezi üzerinden daha hızlı ihracat yapabilmesi, bölge ekonomisine yıllık yüz milyonlarca dolarlık katkı sağlayacak.</p>

<p><strong>Turizm ve istihdamda artış bekleniyor</strong></p>

<p>Projenin tamamlanmasıyla birlikte Amanos Dağları çevresindeki ulaşım kolaylaşacak, bu da doğa turizmi, yayla turizmi ve iç turizm hareketliliğini artıracak.</p>

<p>Yapım ve işletme sürecinde doğrudan ve dolaylı olarak binlerce kişiye istihdam sağlanacağı öngörülüyor.</p>

<p><strong>Deprem bölgesine stratejik katkı</strong></p>

<p>6 Şubat depremleri sonrasında büyük oranda etkilenen bölge için, Amanos Tüneli projesi yeniden yapılanma sürecine destek sağlayan stratejik bir yatırım olarak öne çıkıyor. Ulaştırma Bakanlığı, projenin yalnızca ulaşım değil, afet sonrası lojistik erişim açısından da kritik öneme sahip olduğunu belirtiyor.</p>

<p><strong>Türkiye’nin yeni ticaret koridoru</strong></p>

<p>Cumhuriyet tarihinin en büyük ulaştırma yatırımlarından biri olacak olan Amanos Tüneli, 20 kilometrelik demir yolu hattı ve 40 kilometrelik 2x2 şeritli otoyol tünelleri ile Güneydoğu Anadolu’yu Akdeniz’e bağlayacak.</p>

<p>Böylece Türkiye’nin doğusu ile batısı arasında yeni bir ticaret koridoru oluşturulacak; ihracat, lojistik ve turizm alanlarında kalıcı ekonomik kazanımlar elde edilecek.</p>

<p>Gaziantep dülük projesi gibi çalışmaları hayata geçirerek kentin ulaşım ağını Amanos tüneli projesine hazırlıyor.</p>

<p><strong>Peki Şanlıurfa buna hazır mı?</strong></p>

<p>Şanlıurfa, mevcut otoyol ve demiryolu bağlantılarını Gaziantep hattı üzerinden Amanos Tüneli’ne entegre etmesi halinde, İskenderun Limanı’na ulaşım süresini önemli ölçüde kısaltacak.</p>

<p>Bu entegrasyon sayesinde:</p>

<p>Şanlıurfa’dan ihracat yapan işletmeler Akdeniz’e doğrudan erişim sağlayabilecek,</p>

<p>Tarım, gıda ve tekstil sektörlerinde taşımacılık maliyetleri düşecek,</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Şehrin sanayi potansiyeli ve yatırım cazibesi artacak.</p>

<p>Bölgesel kalkınma planları kapsamında Şanlıurfa’nın gelişmesi için bu lojistik hatta erken hazırlık yapması, altyapı projelerini Gaziantep-Amanos koridoruna bağlayacak şekilde geliştirmesi gerekiyor.</p>

<p><strong><u>Haber:</u> Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/amanos-projesi-bolgeyi-donusturuyor-sanliurfa-bu-firsata-hazir-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Oct 2025 12:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/10/g-a-z-i-a-n-t-e-p.jpg" type="image/jpeg" length="37753"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[YouTube’un ilk videosu: Bir kameranın önünde başlayan çağ]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/youtubeun-20-yillik-hikayesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/youtubeun-20-yillik-hikayesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[2005’te kurulan YouTube, 18 saniyelik amatör bir video ile dijital dünyanın yönünü değiştirdi. Uzmanlara göre YouTube bugün artık yalnızca bir video paylaşım sitesi değil; bir ekonomik ekosistem ve bir toplumsal etkileşim merkezi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>2005 yılının 23 Nisan günü, kimsenin dikkatini çekmeyen kısa bir video sessizce internete yüklendi. <em>"Me at the Zoo"</em> (Ben Hayvanat Bahçesinde) adını taşıyan bu 18 saniyelik görüntüde, YouTube’un kurucularından Jawed Karim, San Diego Hayvanat Bahçesi’nde filler hakkında konuşuyordu. Ne profesyonel bir kamera vardı, ne kurgu, ne ışık. Sıradan, iddiasız, amatör bir video…</p>

<p>Ama o sıradanlık, dijital dünyanın en büyük kültürel devrimlerinden birinin sessiz habercisiydi. İnsanlık, yalnızca bilgiye erişim biçimini değil, kendini anlatma biçimini de değiştirmek üzereydi. Bu video, YouTube’un ilk içeriği olarak kayıtlara geçti ve o 18 saniye yeni bir çağın başlangıcı oldu.</p>

<p><img alt="" height="934" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/me-art.png" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1222" /></p>

<p><strong>Yeni bir anlatı biçiminin doğuşu</strong></p>

<p>Aradan geçen 20 yılda YouTube, milyarlarca insanın sesini duyurduğu küresel bir alan haline geldi. Bugün platformun aylık 2,5 milyardan fazla aktif kullanıcısı var; günde ortalama 1 milyar saatlik video izleniyor. 100’den fazla ülkede ve 80 farklı dilde hizmet veren YouTube, artık yalnızca bir sosyal medya platformu değil dünyanın en çok kullanılan ikinci arama motoru.</p>

<p>“Me at the Zoo” yalnızca bir video değil, bir dönüm noktasıydı. Çünkü internet artık yalnızca yazılı bilgiyle sınırlı bir alan olmaktan çıkmış; görsel dünyanın kapıları aralanmıştı. YouTube kısa sürede sıradan insanların da kendi hikâyelerini anlatabildiği bir mecra haline geldi. Bugün platforma her dakika 500 saatten fazla video yükleniyor. Eğlenceden siyasete, eğitimden sanata kadar her alanda içerik üretiliyor.</p>

<p>Medya artık merkezden çevreye, yani “halkın eline” kaymış durumda. Artık haberler sadece televizyon stüdyolarında değil; evde, sokakta, cep telefonlarının ucunda üretiliyor. “Vatandaş gazeteciliği” kavramı da işte bu kültürel dönüşümün bir ürünü.</p>

<p><strong>Bir platformdan fazlası</strong></p>

<p>Televizyon bir zamanlar bilgi ve eğlence üzerinde mutlak otoriteydi. YouTube bu düzeni sarstı; milyonlar kendi kamerasıyla milyonlara ulaşabiliyor. Müzik, belgesel, ders anlatımı, siyasi analiz… Her şey YouTube’a taşındı. Böylece tek yönlü yayıncılık yerini etkileşimli kitle kültürüne bıraktı.</p>

<p>Milyarlarca izlenmeye ulaşan içerikler, dev bir ekonomik döngü de yarattı. YouTube Partner Program aracılığıyla bugüne kadar içerik üreticilerine 70 milyar dolardan fazla gelir sağlandı.</p>

<p>Ama YouTube’un dönüştürdüğü şey yalnızca ekonomi değildi. Bilgiye ve eğitime erişim de kökten değişti. Artık dünyanın herhangi bir köşesindeki biri, tek bir tıklamayla Harvard’daki bir dersi izleyebiliyor; bir sanatçı, plak şirketine ihtiyaç duymadan eserini milyonlara ulaştırabiliyor. Bağımsız gazeteciler, ana akım medyanın dışında kendi seslerini duyurabiliyor.</p>

<p><img alt="" height="720" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/covidd.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1280" /></p>

<p>Kısacası, YouTube sınırların, yasakların ve tekellerin ötesinde bir dijital kamusal alan yarattı. Örneğin COVID-19 salgını sırasında milyonlarca ders ve bilgilendirme videosu YouTube üzerinden yayımlandı, platform stratejik bir kamusal rol üstlendi.</p>

<p><strong>Yeni sorunlar</strong></p>

<p>Ancak tüm bu gelişmeler bazı sorunları da beraberinde getirdi. YouTube, yanlış bilgi, nefret söylemi ve algoritmik yönlendirme eleştirileriyle gündemde. “Beğeni” ve “izlenme” odaklı algoritmalar kullanıcı davranışlarını şekillendiriyor; görünür olabilmek için içerik üreticileri bu sisteme uyum sağlamak zorunda. 2019’dan itibaren devreye sokulan “yanlış bilgi önleme politikaları”, özellikle siyasi ve sağlık konularında tartışmalara yol açtı. Uzmanlar bu süreci “dijital özgürlük ile dijital kontrol arasındaki ince çizgi” olarak tanımlıyor.</p>

<p><strong>Toplumsal hafızanın yeni arşivi</strong></p>

<p>Bugün YouTube yalnızca bir platform değil, 21. yüzyılın hafıza deposu. Bir ülkenin toplumsal olayları, bir sanatçının çıkışı, bir öğrencinin ders anlatımı ya da bir vatandaşın tanıklığı…Her biri YouTube’un devasa arşivinde yer alıyor. Sosyal bilimcilere göre bu, insanlık tarihinin en geniş katılımlı <em>“kolektif anlatı denemesi”</em> olarak kabul edilebilir. YouTube, hem bireysel hikâyelerin hem de toplumsal olayların tanığı konumunda. Örneğin Arap Baharı protestolarından George Floyd olaylarına kadar birçok toplumsal gelişme ilk olarak YouTube’da yayımlanan amatör videolarla dünya kamuoyuna ulaşmıştı. Bu yönüyle platform, çağın sivil tanıklık arşivi olarak işlev görüyor.</p>

<p><img alt="" height="720" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/image-7.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1280" /></p>

<p><strong>20 yıl sonra: “Fillerden daha ilginç olan insanlar”</strong></p>

<p>YouTube’un ilk videosunun üzerinden tam 20 yıl geçti. Jawed Karim, 2005’teki o videoda “Fillerin hortumları gerçekten harika” diyordu. Bugün aynı yerde konuşsaydı, muhtemelen şunu eklerdi:</p>

<blockquote>
<p>Asıl ilginç olan, insanların artık dünyayı kendi elleriyle çekip anlatabiliyor olması.</p>
</blockquote>

<p>O 18 saniyelik amatör kayıt, bugün milyarlarca videoya, milyonlarca hikâyeye dönüştü. Ve YouTube, dijital dünyanın en büyük kültürel devrimlerinden birinin merkezinde yer almaya devam ediyor.</p>

<p>Bugün dünya genelinde her yaştan kullanıcı, haberden eğitime, siyasetten mizaha kadar kendi anlatısını inşa ediyor. YouTube’un yirmi yıllık serüveni, bir teknolojinin değil, insanın hikâye anlatma biçiminin evrimi olarak tarihe geçti.</p>

<p><img alt="" height="720" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/image-16.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1280" /></p>

<p><strong>🕒 YouTube’un 20 yıllık yolculuğu – Tarihsel zaman çizelgesi</strong></p>

<p><strong>2005 – Kuruluş:</strong><br />
Jawed Karim, Steve Chen ve Chad Hurley tarafından YouTube kuruldu. İlk video “Me at the Zoo” yayımlandı.</p>

<p><strong>2006 – Google dönemi başlıyor:</strong><br />
Google, YouTube’u 1,65 milyar dolar karşılığında satın aldı.</p>

<p><strong>2007 – Ortaklık Programı başlatıldı:</strong><br />
YouTube Partner Program tanıtıldı. İçerik üreticileri videolarından gelir elde etmeye başladı.</p>

<p><strong>2009 – HD yayın dönemi:</strong><br />
YouTube, 720p ve 1080p yüksek çözünürlüklü videolara geçti.</p>

<p><strong>2010 – YouTube mobile ve global yayılım:</strong><br />
Mobil uygulama yayınlandı. Platform dünya genelinde hızla büyüdü.</p>

<p><strong>2012 – 1 Milyar izlenme barajı:</strong><br />
Günlük izlenme sayısı 1 milyarı geçti. “Gangnam Style” ilk 1 milyar izlenen video oldu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>2015 – 10. yıl ve yeni ürünler:</strong><br />
YouTube Kids ve YouTube Red (bugünkü YouTube Premium) duyuruldu.</p>

<p><strong>2018 – YouTube Music:</strong><br />
Spotify’a rakip olarak YouTube Music kullanıma sunuldu.</p>

<p><strong>2020 – Pandemi dönemi:</strong><br />
Eğitim, sağlık ve haber içeriklerinde rekor izlenmeler yaşandı.</p>

<p><strong>2023 – Shorts dönemi:</strong><br />
Kısa video formatı “YouTube Shorts” dünya genelinde 70 milyar görüntülemeyi geçti.</p>

<p><strong>2025 – 20. yıl:</strong><br />
Platformun aylık aktif kullanıcı sayısı 2,5 milyarı aştı. YouTube, dünyanın en büyük ikinci arama motoru konumuna ulaştı.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Vedat AK</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/youtubeun-20-yillik-hikayesi</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Oct 2025 15:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/10/image-6.jpg" type="image/jpeg" length="26014"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TikTok’un karanlık yüzü: Şanlıurfa’da gençler risk altında]]></title>
      <link>https://www.dogupost.com/tiktokun-karanlik-yuzu-sanliurfada-gencler-risk-altinda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dogupost.com/tiktokun-karanlik-yuzu-sanliurfada-gencler-risk-altinda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Araştırmalar TikTok’un gençleri tehlikeli içeriklere yönlendirdiğini ve genç nüfusuyla öne çıkan Şanlıurfa’da dijital risklerin alarm verdiğini ortaya koyuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası Af Örgütü’nün “Kara Deliğe Sürükleniyorlar” başlıklı yeni raporu, TikTok’un içerik öneri sisteminin çocuklar ve gençler için ciddi psikolojik riskler taşıdığını ortaya koydu. Fransa’da yapılan araştırmada, TikTok’un “Sizin İçin” akışının, ruhsal sağlık sorunlarına ilgi gösteren gençleri kısa sürede depresif ve intihara yönlendiren içeriklerle karşı karşıya bıraktığı tespit edildi.</p>

<p><strong>45 dakikada tehlikeli içeriklere maruz kalıyorlar</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="1066" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/20241112aw327403.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1600" /></strong>Araştırmada, 13 yaşında kullanıcılar adına açılan deneme hesapları yalnızca 45 dakika içinde kendine zarar verme ve intiharı romantikleştiren içeriklere yönlendirildi. Videoların sayısı, uygulama içindeki etkileşimlere göre hızla artarken, depresif içerikler algoritma tarafından öne çıkarıldı. “Dudak kremi meydan okuması” gibi tehlikeli akımların hâlâ dolaşımda olduğu da raporda yer aldı.</p>

<p><strong>Şanlıurfa’da genç nüfus ve artan TikTok kullanımı riskleri artırıyor</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="693" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/tiktokk-2.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1300" /></strong>Şanlıurfa, Türkiye’nin en genç nüfusuna sahip illerinden biri. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, kent nüfusunun yaklaşık %40’ı 0-19 yaş grubunda. Son yıllarda Şanlıurfa’da TikTok kullanımının da hızla arttığı gözleniyor. Özellikle kırsal ve dezavantajlı bölgelerde sosyal medya içeriklerinin denetimsiz tüketiminin, gençlerin psikolojik gelişiminde olumsuz etkiler yaratabileceği ihtimali yükseliyor. Özellikle ailelerin dijital farkındalıklarının düşük olması, bu riski daha da artırıyor.</p>

<p><strong>Tanıklıklar uyarıyor: “Çocuklarımız ürün gibi kullanılıyor”</strong></p>

<p><strong><img alt="" height="693" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/2234.jpg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1300" /></strong>Raporda yer alan ifadelerden biri, 15 yaşında intihar eden Marie Le Tiec’in annesi Stéphanie Mistre’ye ait: “Bu platformlar çocuklarımızı insan olarak değil, ürün gibi görüyor.” Benzer şekilde, 18 yaşındaki Maëlle de, depresif içeriklerin kendine zarar verme düşüncelerini tetiklediğini söylüyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Bağlayıcı önlemler çağrısı</strong></p>

<p><img alt="" height="910" src="https://dogupostcom.teimg.com/dogupost-com/uploads/2025/10/mojnmoj.webp" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="1366" />Uluslararası Af Örgütü, TikTok’un Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası kapsamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğini belirterek, daha sıkı denetim ve bağlayıcı önlemler çağrısı yaptı. Fransa'daki araştırmanın sonuçları, benzer demografik yapıya sahip illerde de acil önlemler alınması gerektiğini gösteriyor.</p>

<p>Şanlıurfa gibi genç nüfusu yüksek olan şehirlerde sosyal medya kullanımına ilişkin riskler daha da ciddi boyutlara yükseliyor. Yetkililer, eğitimciler ve aileler dijital dünyadaki bu tehlikelerin farkına varmalı ve gençleri bu içeriklerden korumak için ortak adımlar atmalıdır.</p>

<p><strong><u>Haber</u>: Eyyüp Dal</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Gündem, Özel Haber</category>
      <guid>https://www.dogupost.com/tiktokun-karanlik-yuzu-sanliurfada-gencler-risk-altinda</guid>
      <pubDate>Fri, 24 Oct 2025 09:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dogupostcom.teimg.com/crop/1280x720/dogupost-com/uploads/2025/10/adsiz-tasarim-2-2.jpg" type="image/jpeg" length="64272"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
