Küresel düzenin fay hatları

Dünya, yorgun ve kırılgan bir beden gibi, yeni bir sarsıntının eşiğinde duruyor. Amerika Birleşik Devletleri ile İran arasında yaşanan savaş ve tırmanan gerilim, zaten çatlaklarla dolu küresel düzenin fay hatlarını yeniden harekete geçirdi. Ateşkes, kısa bir anlığına esen bir rüzgâr gibi… Serinletiyor belki, ama herkes biliyor ki yangın sönmedi, yalnızca yön değiştirdi.

Bir kaç adım ötede, İsrail’in Lübnan’a düşen bombaları, bu kırılgan sessizliği her an parçalayabilecek bir uğultu gibi yankılanıyor.

Artık savaş cephelerle sınırlı değil. Sokaklarda dolaşıyor, mutfakların boşalan raflarında, hastanelerin sessiz koridorlarında geziniyor. İnsanlığın ortak değerlerini, görünmeyen bir pas gibi içten içe çürütüyor.

Petrolün ateşi yükseldikçe sofralardaki ekmek küçülüyor. Bir yerde enerji fiyatları artarken, başka bir yerde çocuklar daha az ısınıyor. İlaçlar, hayatla ölüm arasındaki ince çizgide bekleyenler için giderek uzaklaşıyor. Bilimin sunduğu imkânlar—gübre, teknoloji, üretim—herkes için eşit değil artık; kimileri için lüks, kimileri için hayatta kalmanın son umudu.

Ama bu yangın herkesi aynı biçimde yakmıyor. Kimileri açlıkla sınanırken, kimileri yalnızca konforundan biraz eksiliyor. Dünya, eşitsizliğin katman katman derinleştiği bir yarığa dönüşüyor.
Ve karanlığın tam ortasında, füzelerin soğuk metalinde biriken kârlar parlıyor. Savaş, bazıları için felaket değil; fırsat. Devletler “güvenlik” adına silahlanırken, halklar özgürlüklerinden vazgeçmeye zorlanıyor. Vergiler artıyor, sesler kısılıyor, korku büyütülüyor. Savaş, yalnızca yıktığıyla değil, susturduğuyla da hüküm sürüyor.

Uluslararası hukuk ise yorgun bir gölgeye dönmüş durumda. Bir zamanlar umutla kurulan kurumlar, bugün büyük güçlerin gölgesinde etkisizleşiyor. Dünya bir yandan küçülüyor deniyor; ama aynı anda duvarlar yükseliyor, kapılar kapanıyor. Bu çağ, kendi çelişkisiyle büyürken karanlığı çoğaltıyor.

Küreselleşme… Eğer yalnızca güçlülerin dolaşım özgürlüğüyse, yoksullar için bu bir yol değil, bir kapan olur. Eğer sermaye akıyor ama insanlar yerinde sayıyorsa, bu birleşme değil, ayrışma olur. Dünya ortak bir yurt olabilirdi; ama şimdi, kültürlerin silindiği, duyguların buharlaştığı, hukukun askıya alındığı bir boşlukta savruluyor.

Bu gerilim haritalardaki çizgilerden ibaret değil. İran’da sokaklara çıkan insanların sesi, yalnızca bir ülkenin değil, bir çağın çığlığıydı. Dışarıdan kuşatılan, içeride bastırılan bir halkın çelişkisi… Ve bu çelişkinin ortasında büyüyen güç savaş baronlarının kasaları.

Her zamanki gibi, bedeli en zayıf olan ödüyor. Yoksullar, savaşın görünmeyen cephelerinde her gün biraz daha eksiliyor.

Bölgesel dengeler bu ateşi körüklüyor. Körfez’deki askeri üsler, yılların biriktirdiği hesapların sessiz tanıkları. Kimi yönetimlerin suskunluğu, kimilerinin örtük desteği… Hepsi aynı satranç tahtasının hamleleri.

Ama hiçbir güç, hiçbir gerekçe, kendi halkına zulmeden bir düzeni aklayamaz. İran’da baskı yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir yaşam gerçeği—özellikle muhalifler ve Kürtler için. Bu yüzden hikâye tek taraflı değil.

Ve tüm bunların ortasında savaş artık tek bir yüz taşımıyor; çok başlı bir yıkıma dönüşüyor. Ekonomide, siyasette, doğada… Her yerde. Bir orman yangını gibi: nerede duracağı bilinmez, kimi ne kadar yakacağı kestirilemez.

Üstelik bu kez yalnızca insanlar değil, bir bütün olarak hayat yanıyor. Kimyasal tehditler, nükleer gölgeler… İnsanlık, kendi yarattığı uçurumun kenarında yürüyor. Bir zamanlar büyük savaşların ardından kurulan dengeler artık çatırdıyor.

Peki çözüm nerede?

Ne bir rejimin yıkılmasında, ne de bir başka gücün zaferinde.

Çözüm; insanların konuşabildiği, yaşayabildiği, eşit olduğu bir dünyada. Sokaklarda, meydanlarda, insanların birbirine ses olduğu yerde.

Dünya bir eşikte. Ya savaşın dili kazanacak, ya da insanlık kendi sesini yeniden bulacak.

Ateşkes bir son değil; bir ihtimaldir. Ve o ihtimali gerçeğe dönüştürmek, sessiz kalmamaktan geçer.

Ne otoriter rejimler, ne de küresel askeri güçler… Hiçbiri halklara özgürlük getirmeyecek. Biri iktidarını korumak için baskıyı sürdürecek, diğeri enerji ve jeopolitik çıkarlar için savaşacaktır.
Hiçbiri bu coğrafyaya barış getirmeyecek.

Barış, ancak insanın insana verdiği değerden doğar.

Ve belki de şimdi, dünyanın bütün kentlerinde, sokaklarında, evlerinde aynı cümleyi yeniden kurmanın zamanıdır:
Ne emperyalizm, ne de çürümüş otoriter düzenler.

Herkesin yaşam hakkının güvence altına alındığı, gerçek eşitliğin kurulduğu, insanın insana dayandığı bir düzen istiyor insanlar.