Kentin Unutulan Hafızası: Dereler ve Kaçınılmaz Son

Bir kentin kaderi, çoğu zaman onun imar anlayışında saklıdır. Yeşil alanları yok sayan, altyapıyı ihmal eden, sosyal donatıları ikinci plana atan bir şehir; aslında felaketini yavaş yavaş inşa eder.

Urfa bugün tam da böyle bir sürecin içinden geçiyor.

Tarım alanlarına, dere yataklarına, yumuşak zeminlere yükselen binalar… Her biri doğaya karşı açılmış sessiz bir savaşın parçası. Oysa doğa unutmaz. Sabırlıdır; ama zamanı geldiğinde önüne çıkan her şeyi yıkar, geçer.

Bugün dere yataklarına yapılan yapılar için “Sağlam binalar, dünyada denizin içine bile inşa ediliyor” deniliyor. Peki mesele yalnızca betonun sağlamlığı mı? Ya yağmur yağdığında o su nereye gidecek?

Su, kendine ait olan yolu unutmaz. Siz onu betonla bastırabilirsiniz ama yok edemezsiniz.

Karaköprü’de molozla doldurulan dere yataklarının üzerine kurulan lüks konutlar, Eyyübiye’deki plansız büyüme, Haliliye’de rant uğruna imara açılan tarım arazileri… Sırrın, Kısas, Karşıyaka, Kanalboyu… Bunların her biri aynı hikâyenin farklı sahneleri.

Bir yanda kat kat yükselen yapılar, diğer yanda yok edilen fıstıklıklar ve çıplak bırakılan tepeler… Bu tablo yalnızca estetik bir kayıp değil; aynı zamanda derin bir yaşam krizidir.

Çünkü doğa bir bütündür. Onu parçalayarak yönetemezsiniz. Sistemi bozduğunuz anda, en küçük yağmur bile felakete dönüşür.

Bunu teoriden değil, yaşanmışlıktan biliyoruz. Üç yıl önceki sel felaketinde zarar gören bir apartmanın sakini olarak konuşuyorum. O gün yaşananlar bir “doğa olayı” değil, açık bir planlama hatasıydı.

Yeşil alanlar ve sosyal donatılar konut alanına dönüştürüldü; okul ve kamusal yapılar ise dere yataklarına kaydırıldı (Ertuğrul Gazi Mahallesi). Üstelik “dere ıslahı” adı altında milyonlar harcanarak bu yatakların üzeri kapatıldı. Kurak geçen yıllar bu yanlışları görünmez kıldı.

Ne zaman ki yağmur hızlandı, gerçek ortaya çıktı: Sel, kapatılan dereleri patlattı ve önüne geleni yıkıp geçti.

2023 Mart’ında ağır bir bilanço ortaya çıktı: kaybedilen canlar, çöken altyapı ve sele kapılan milyonlarca lira...

Peki aradan geçen zamanda ne değişti?

Üstü kapatılan dereler, bu kez yine milyonlar harcanarak yeniden açılmaya başlandı. Büyük kısmı açıldı, ancak hâlâ kapalı olanlar var. Yani sorun çözülmedi; sadece ertelendi. Çünkü mesele teknik değil, zihniyet meselesidir.

Yağmur suyunu borulara ve daraltılmış kanallara hapsederek kontrol edebileceği düşünüldü. Oysa su, çizilen yapay sınırları tanımaz. Kendi yolunu hatırlar ve her seferinde biraz daha yıkarak yatağını bulur.

Bugün dere yataklarında okullar, evler ve kamu yapıları var. Ve biz selden korunmak için hâlâ çözümü daha fazla beton dökmekte arıyoruz. Oysa bu, sorunu büyütmekten başka bir işe yaramıyor. Çözüm dere yataklarının doğal olanı görmek, ona göre planlamalar yapmak.

Bu kent, kötü yönetimin sonuçlarını hak etmiyor.

Artık açıkça kabul etmeliyiz: Dereler bu kentin ana damarlarıdır. Onları yok sayarak değil, koruyarak yaşayabiliriz.

Eğer gerçekten çözüm istiyorsak;

Dere yataklarını imara kapatmalı,suya kendi yolunu geri vermeli,ıslah çalışmalarını doğanın akışına uygun şekilde yeniden düşünmeliyiz.

Aksi halde her yağmur, aynı gerçeği yeniden hatırlatacaktır:

Doğanın hafızasını yok sayan şehirler, eninde sonunda onunla yüzleşmek zorunda kalır.