Karnımızdan konuşmanın dayanılmaz ağırlığı

Biz karnımızdan konuşuruz; bitmek ve dinmek bilmeyen karın ağrılarımızın sebebi de esasen budur. Çünkü o kadar çok kırmızı çizgi, tabu ve kutsal ürettik ki konuşamaz hale geldik. Dinsel, siyasal, kültürel, sosyal, sanatsal, ekonomik her alanda oto-sansürle yaşayan bir toplumuz artık. Bırakın açık bir eleştiriyi, en ufak bir ima bile amiyane tabirle sizi tongaya düşürebiliyor; linç edilmeniz işten bile değil. Adeta birbirimizin gardiyanına dönüşerek kendi kendimize bir disiplin rejimi kurduk. “Konuşmadığınız şeyi büyütürsünüz” derler ya; işte bizim karın ağrımız tam da bu yüzden hiç geçmiyor.

En temel sorunumuz, olur olmaz her şeye kutsiyet atfetme hastalığımız. Felsefi açıdan kutsal, insanın anlam arayışının doğal bir ürünü olabilir; ancak toplumsal düzlemde ‘kutsallaştırma’ mekanizması çok tehlikeli bir eleştiri-dışı alan yaratıyor. Bir fikir ya da figür aşırı değer yüküyle yüklendiğinde, dokunulmaz, sorgulanamaz ve tartışmaya kapalı hale geliyor. Türkiye’de basit bir fikir ayrılığının bile ölüm-kalım meselesine dönüşmesinin nedeni tam olarak bu. Krizler daha sert yaşanıyor çünkü çarpışan fikirler değil, kutsallar. Eleştiriyi hakaret, soruyu ihanet, farklılaşmayı ise varoluşsal tehdit olarak okuyan bir kolektif paranoya içindeyiz.

Kuşkusuz bunda postmodernizmin de payı var. Sözüm ona büyük anlatıların (din, ideoloji, mutlak bilim) çöküşünü ilan eden postmodern dönem, insanı “Şimdi neye tutunacağım?” paniğiyle baş başa bıraktı. O büyük boşluğa herkes kendi küçük kutsalını konduruverdi. Kimi bir lideri, kimi bir metayı, kimi bir futbol takımını, kimisi de geçmişin belirli bir yorumunu ‘tartışılmaz gerçek’ ilan edip oraya sığındı. Postmodernizm bize ‘her şey görecelidir’ dedi; biz de bu göreceliğin belirsizliğine kapılıp, kendi mutlaklarımızı icat etmekte gecikmedik.

Ezber bozmak, tabu yıkmak, put kırmak… Tüm medeniyetler bu sarsıcı eylemle ilerledi. Platon’un aktardığı o meşhur metaforda, Sokrates, kendini Atina devletine musallat olmuş bir ‘at sineği’ne benzetmişti. Atina’yı soylu ama hantallığından ötürü uyuşuk bir ata benzeten filozof, Tanrı’nın kendisini o atı sokmak, dürtmek ve canlı tutmak için gönderdiğini söylüyordu. “Eğer beni yok ederseniz,” diyordu, “hayatınızın geri kalanını uyuyarak geçirirsiniz.” Reformist bir İslam düşünürü olan Ali Şeriati de benzer bir misyonla “Sizi rahatsız etmeye geldim” diye sesleniyordu. Tüm peygamberler geldikleri kavmin putlarını, yani zihinsel kalıplarını, çarpık itikatlarını ve yerleşik yanılgılarını kırmak üzere geldi. AİHM’in klasik kararlarından birinde geçtiği gibi: “Demokrasi, yalnızca zararsız ve kayıtsızca kabul edilen düşünceler için değil; toplumun bir kısmını inciten, şoke eden, rahatsız eden düşünceler için de gereklidir.” Yani rahatsızlık, özgürlüğün kusuru değil, kanıtıdır.

Bu yüzden bir toplumda esas çatışma, toplum ile aydın arasında olur. Yerleşik olanla yeni fikirlerin çarpışması ilerlemenin motorudur. Bu rolü siyasetçiye yüklemek naiflik olur; çünkü siyasetçi doğası gereği pragmatiktir, yuvarlaktır, taviz verir, statükocu ve uzlaşmacıdır. Aydın ise tam tersine sivri, rahatsız edici, fevri ve keskin olmalıdır. Burada kastettiğim, Tanzimat’tan beri eleştirilen ‘halkından kopuk aydın’ modelini yeniden üretmek değil; bilakis fildişi kulesine kapanmayı reddeden, toplumla temas halinde olan ama onun zihinsel konfor alanını da bozmaktan çekinmeyen bir entelektüel duruş.

Bu noktada asıl meseleyi dürüstçe konuşmamız gerekiyor: Bir fikri, kişiyi ya da kurumu neden tartışmaya kapatıyoruz? Neden dokunulmazlık halesiyle sarıyoruz? Bir toplum kutsallarını çoğalttıkça yanılgılarını teşhis yeteneğini de azaltır. Yanlışlarını teşhis edemeyen ise onları tedavi edemez.

Elbette bu, hakareti, tehdidi, tahriki meşrulaştırmaz. Hindu mahallesinde inek kasabı açmaktan bahsetmiyorum. Saygı insana duyulur; fikirler, davranışlar, kurumlar ise eleştirilmek için vardır. Ama bizde tam tersi: insanı değersizleştirip fikirleri kutsuyoruz. Sonuçta ‘kutsal’, bir kurtuluş kapısına değil sırtımızdaki kambura dönüşüyor; konuşmamak ise karın ağrısına…