‘Karikatürkiye’den manzaralar

“Kürt halkı yoktur, Kürt kökenli vatandaşlarımız vardır” buyurmuş bir zat… Buyurmuş diyorum; çünkü bu cümle bir tespit değil, yukarıdan aşağıya kurulmuş bir lütuf cümlesi. Bir gerçekliği tarif etmiyor, bir sınır çiziyor. Kimin neyi ne kadar söyleyebileceğini, hangi kelimenin 'mübah', hangisinin 'günah' olduğunu hatırlatıyor. Tek bir cümle ama memleketin neden bir arpa boyu yol alamadığının özeti gibi.

Neymiş, halk yokmuş köken varmış; ne büyük keşif… Vizontele filminde meşhur bir replik vardır: “Duvarı yıkmışlar bir de pirketleri kırmışlar. Duvarı yıktınız bari pirketleri kırmayın.” Oysa duvar yıkılmışsa briketlerin kırılması kaçınılmazdır; briketler kırılmadan duvar nasıl yıkılsın? Bizimkinin de kurduğu mantık tam olarak bu işte. “Kürt” diyorsunuz bari “köken” deyin, Kürdü kabul ettiniz bari “halk” demeyin…

Eh, eski usul “yoktur” ya da “olsa olsa karttır, kurttur” demek de kaba kaçıyor zaar; onun yerine daha steril ve incelikli bir dil tercih ediliyor. Yok, eğer bu, niyeti gizleyen ucuz bir kelime cambazlığı değil de sahiden bir “teknik düzeltme” ise, o zaman sormak gerekir: Bu neye hizmet ediyor, sonuçta ne umuluyor? Kabuk bağlasın diye bin bir türlü hassasiyetin ve dengenin gözetildiği böylesine kırılgan bir süreçte, o yarayı yeniden kaşımanın kime ne faydası olacak? Aynı lakırdı, aynı terane, aynı körlük…

Bu cümleyi kuran kişinin, kendini 'sosyal demokrat' olarak tanımlayan bir partide siyaset yapması ise başlı başına bir garabet. Eşitliği ve toplumsal adaleti savunduğunu iddia eden bir çizgide durup; 90 öncesinden kalma refleksleri “makul” bir tonla yeniden dolaşıma sokmak… Hem de bunu büyük bir özgüvenle, sanki ezber bozan bir hakikati açıklıyormuş gibi yapmak. Yeni değil, özgün değil, yaratıcı hiç değil. Defalarca denenmiş ve her seferinde bu ülkeye kaybettirmiş bayat bir formül.

Bu bayatlığın sadece burada kaldığını sananlar yanılıyor. Aynı vaziyet, toplumun başka alanlarında da karşımıza çıkıyor. Bir grup holigan; yaşını başını almış, milletvekili olmuş, yani bir kesimin temsilcisi konumundaki bir kadın siyasetçiye tribünlerden cinsiyetçi, çirkin hakaretler savuruyor. Üstelik bu kepazelik münferit bir taşkınlık olarak kalmıyor; çok ‘beğenilmiş’ olacak ki, sonraki günlerde başka statlarda da tekrarlanarak adeta normalleştiriliyor.

Daha da vahimi, bu hakaretler kimi çevrelerde yeni bir “milli kurtuluş hamlesi”nin dili ve yöntemi olarak görülüyor. Neden mi böyle diyorum? Çünkü parti başkanı unvanı taşıyan kerli ferli adamlar, hatta profesör titrine sahip koca koca kadınlar, bu galiz küfürleri bir içecek markası üzerinden siyasi ve milli bir “zafer”miş gibi sahiplenebiliyor. Ne demeli, bilmiyorum. İnsan ister istemez, en basitinden, “Senin anana bacına da aynısı yapılsa hoşuna gider mi?” sığlığında dahi olsa bir parça empati bekliyor. Ama o lümpen güruhta bu bile yok. Dolayısıyla üzerinde uzun uzun konuşacak pek bir şey de kalmıyor.

Sadece son bir haftada karşımıza çıkan bu iki manzara, aslında ‘Karikatürkiye’ albümünden rastgele seçilmiş kareler. Benzerlerini her gün görmek mümkün. Çünkü sıfatlar, roller ve kavramlar birbirine öyle karışmış durumda ki, kimin neyi temsil ettiği giderek belirsizleşiyor.

Mesela organize suç örgütü lideri olmakla suçlanan kimi isimler bilge bir kanaat önderi edasıyla itidal ve sükûnet çağrısı yapabiliyor. Buna karşılık kendini özgürlük ve adalet savaşçısı olarak tanımlayan birileri, pekâlâ başka bir kişi ya da grubun bastırılması, hatta imhası yönünde açıkça çağrıda bulunabiliyor.

Liste uzayıp gidiyor. Hayvan haklarını savunduğunu iddia edenler, “hayvana zarar verdi” gerekçesiyle bir insana ölümü reva görebiliyor. Vatanseverlik taslayanlar askerlikten kaçabiliyor; demokrasi havarisi kesilenler etraflarında tek bir farklı sese bile tahammül edemiyor. Bilim insanı etiketi taşıyanlar kitleleri manipüle eden safsatalar üretiyor, sanatçılar sanatları dışında her türlü abuk sabuklukla gündeme geliyor. “Memlekette doktor yok” diye feryat edenler, kapıdaki doktoru darp ediyor.

Tabii bu tutarsızlık hali kendini ideolojik tartışmalarda da gösteriyor. Bir kesim diğerini “gerici” diye yaftalarken, kendi geçmişine dönüp belirli bir tarihsel dönemi altın çağ ilan ediyor, onu idealize ediyor ve bu tarihsel kesiti geleceğin modeli olarak sunuyor. Yani senin referans aldığın tarih gericilik, benimki ilericilik. Seninki karanlık bir masal, benimki aydınlık bir destan. Akıl tutulması tam olarak burada başlıyor.

İşte ‘Karikatürkiye’ burası. Burada yaşamak, her sabah aynı saçmalıklara uyanmak demek. Ne var ki bu karikatür hâller güldürmüyor; aksine insanı yoruyor, tüketiyor.

İnsan sormadan edemiyor: Sıkılmadınız mı siz de? Tamam, bundan rant devşiren kişi ve gruplar için -gayriahlaki de olsa- bu bir kazanç kapısı olabilir. Peki, bundan zerre kadar fayda elde etmeyen, ay sonunu getirmekte zorlanan sıradan yurttaş neden bu absürtlüklere bu kadar teşne, neden bunlara prim veriyor?

Elbette bunun sosyolojik, psikolojik ve tarihsel bir takım açıklamaları vardır. Ama şahsen ben yoruldum. Bildiğim tek şey şu: Bizler; ötekini yok sayarak birlik, şiddeti savunarak barış, vergi kaçırarak vatanseverlik, ayrıcalık isteyerek demokrasi ve hurafe üreterek aydınlanma bekleme yanılgısından kurtulmadıkça, bu gariplikler silsilesi bizim kaderimiz olmaya devam edecek.