İstanbul’un Gözü: “Ara Güler”

Bir zamanlar İstanbul’un her sabahı farklıydı.
Martı sesleriyle yankılanan gökyüzü, balıkçıların ağlarına karışan tuz kokusu, rıhtımda çıplak ayaklarıyla suya dokunan çocukların kahkahaları...
İstanbul, her sabah yeniden doğardı.
Ve tam o an, bir adam deklanşöre basardı — zamanı durdurmak, unutulacak bir anı ölümsüz kılmak için.

O adam, Ara Güler’di.

Onun objektifinde İstanbul yalnızca bir şehir değildi; ruhu olan bir canlıydı.
Karaköy’ün paslı köprülerinde işten dönen işçilerin teri, Galata Kulesi’nin gölgesinde ıslanmış bir kedinin bakışı, Haliç’in kıyısında geçmişine dalmış yaşlı bir adam...
Hepsi onun karelerinde buluşurdu.

Ara Güler’in İstanbul’u, güzellik arayışından değil gerçeklikten doğardı.
Yoksulluğun, yalnızlığın , umutla direnen insanların hikâyesini taşırdı.
Sisle örtülü sabahlarda bile ışığın peşindeydi; çünkü o, fotoğrafın değil, insanın ışığını arardı.
Ve o ışık, bazen bir simitçinin tepsisinden, bazen bir kahvehanenin buğusundan, bazen de bir vapurun dumanından süzülürdü.

Onun kareleri, İstanbul’un geçmişiyle yoğrulmuş bir hafızadır.
Ne kent planlarına sığar, ne süslü kartpostallara.
Her bir fotoğraf, bir dönemin kalp atışıdır:
Balon satan çocuklar, yağmur altında yürüyen işçiler, bir mezarlık duvarına yaslanmış düşünceli bir adam...
Hepsi, Ara Güler’in İstanbul’unda yaşar; ölmez, sadece zamana karışır.

Ve bugün, o karelere bakan herkes aynı şeyi hisseder:
Fotoğraflar değil, şehir konuşur.
İstanbul, Ara Güler’in gözünde artık bir mekân değil;
bir hatıradır; solmayan, eksilmeyen, hep hatırlanan bir hatıra.

Bir Gazetecinin Kadrajı

Ara Güler’i tanımadan fotoğraflarına aşina oldum. Ruhumda derin izler bıraktığını, tarzıyla zihnimde yer edindiğini söyleyebilirim.
Özellikle İstanbul’un siyah-beyaz kareleri, adından bile önce gelir.
Dünya, İstanbul’u Ara Güler’in gözünden tanıdı desek, abartmış olmayız.
Fotoğrafa ilgi duyan herkesin yolu bir şekilde ondan geçmiştir.
O, İstanbul’u karış karış dolaştı; sokaklarını belgeledi, insanlarını kaydetti, şehrin belleğini kurdu.
Fotoğrafta büyük başarılara imza attı, ama kendisini hiçbir zaman sanatçı olarak tanımlamadı:

“Ben gazeteciyim. Fotoğrafçı değilim,”
derdi.
“Fotoğrafçı bomba patlayınca kaçar, gazeteci peşinden gider. Ben hep peşinden gittim.”

“Ara Güler'in fotoğrafçılık felsefesi, fotoğrafçılıkta insanların varlığına büyük önem vermesi e kendini görsel bir tarihçi olarak görmesidir. Sanatın yalan söyleyebileceğini ancak fotoğrafın yalnızca gerçeği yansıttığını düşünür.”

Işığın Peşinde Bir Hayat

1928’de İstanbul’un Beyoğlu semtinde, Mıgırdiç Ara Derderyan adıyla dünyaya geldi.
Adını Ünlü Ermeni Ararat Kralı Ara Geghetsik’ten, göbek adını dedesi Mıgırdiç’ten aldı.
1935’te Soyadı Kanunu’yla birlikte ailesi “Güler” soyadını alınca, o da Ara Güler oldu.

Eczacı olan babası Dacat Güler, oğluna lise yıllarında bir 35 mm film makinesi ve bir fotoğraf makinesi hediye etti.
Bu küçük armağan, bir ömrün yönünü değiştirdi.
Lise yıllarında film stüdyolarında çalıştı; Muhsin Ertuğrul’dan tiyatro ve oyunculuk dersleri aldı.
Ancak kısa süre sonra sinemadan çok fotoğrafın gerçeğinde kendini buldu.

1950’de Yeni İstanbul gazetesinde gazeteciliğe başladı.
1951’de Getronagan Ermeni Lisesi’nden mezun oldu, ardından bir süre İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam etti.
Ama asıl tutkusu, sokaklarda saklıydı.

1962’ye kadar Hayat dergisinde fotoğraf bölüm şefi olarak çalıştı.
1961’de Photography Annual adlı İngiliz dergisi onu “dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri” olarak tanımladı.
Aynı yıl Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne (ASMP) Türkiye’den kabul edilen tek isim oldu.

Ara Güler, yalnızca İstanbul’un değil, artık dünyanın da foto muhabiriydi.
Paris’ten Tokyo’ya, New York’tan Bombay’a uzanan bir coğrafyada foto röportajlar yaptı.
Bertrand Russell, Winston Churchill, Salvador Dalí, Picasso, Alfred Hitchcock gibi pek çok ismin portresini çekti.
Özellikle Picasso’nun poz vermeyi reddettiği anlarda çektiği fotoğraflar, efsaneleşti.

1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Foto Muhabirliği Ödülü’nü aldı.
1980’de ilk fotoğraf kitabı yayımlandı.
1986’da Prof. Abdullah Kuran’ın Mimar Sinan kitabını fotoğrafladı.
Bu eser, 1987’de İngilizce olarak basıldı ve dünya çapında büyük yankı uyandırdı.

1990’larda Eski İstanbul Anıları, Bir Devir Böyle Geçti, Yüzlerinde Yeryüzü, Yitirilmiş Renkler gibi kitapları yayımlandı.
Fotoğrafları, Fransa’dan Almanya’ya, ABD’den Japonya’ya kadar pek çok müzede sergilendi.
1962’de Almanya’da “Master of Leica” unvanını aldı, 2016’da ise Leica Hall of Fame’e seçildi.

Zamana Karışan Bir Ses

Gazeteci Nezih Tavlaş’ın kaleme aldığı Foto Muhabiri kitabı, Ara Güler’in yaşam öyküsünü ve 80 yıllık Türkiye tarihine tanıklığını anlatır.
2024 yılında PTT, onun fotoğraflarından oluşan iki anma pulu ve Hayalimdeki İstanbul adlı portföyü yayımlayarak ustayı bir kez daha selamladı.

Ara Güler’in kadrajında İstanbul, yalnızca taş ve deniz değil; insanın yorgunluğu, emeği, umudu ve belleğiydi.
O, ışığı yalnız fotoğrafta değil, insanın yüzünde aradı.
Ve bu yüzden onun kareleri, ne bir dönemle ne bir kuşakla sınırlıdır.

Çünkü Ara Güler’in İstanbul’u,
hala nefes alıyor.
Sisli sabahlarda, vapur düdüklerinin arasında,
o ışık hâlâ orada,
bir fotoğrafın içinde, bir hatıranın kalbinde.

Dip not:

Ara Güler 17 Ekim 2018 yılında çok sevdiği İstanbul’da hayatını noktaladı. Geride milyonla ifade edilebilecek bir fotoğraf arşivi kaldı. Adına müze ve vakıf kuruldu.

Ruhu şad olsun.

Kaynak: Ara Güler Müzesi, Ara Güler Fotoğrafçılık Vakfı

www. https://araguler.net/tr/