Gündem

İsrail-Filistin çatışmasının tarihsel seyri: Kökenlerden 2025 ateşkesine

Filistin toprakları üzerindeki egemenlik mücadelesi, yaklaşık bir asırdır Ortadoğu’nun en uzun soluklu ve en karmaşık çatışma alanlarından biri olmayı sürdürüyor. Bu çatışma, yalnızca Araplar ile Yahudiler arasında yaşanan ikili bir anlaşmazlık olarak değil; emperyal hedefler, ulus-devlet inşası süreçleri, dini kimlikler, bölgesel güç dengeleri, jeopolitik çıkarlar ve karşılıklı güvenlik kaygılarının iç içe geçtiği çok katmanlı bir yapı olarak değerlendiriliyor.

Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı sonrasında bölgeden çekilmesiyle başlayan süreç, İngiliz Mandası döneminde hızlanan Yahudi göçüyle birlikte gerilimli bir karakter kazandı. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasıyla çatışma açık savaşa dönüştü ve takip eden yetmiş beş yıl boyunca bölge; savaşlar, ayaklanmalar, vekâlet mücadeleleri ve başarısız barış girişimleriyle şekillendi. 2025 yılı Kasım ayında Gazze’de ilan edilen ateşkes, tüm kırılganlığına rağmen, son yılların en yoğun çatışma dönemlerinden birinin sona erdiğine işaret ediyor.

Çatışmanın temelinde, aynı coğrafya üzerinde birbirini dışlayan iki ulusal projenin varlığı bulunuyor. Yahudi tarafı için bu topraklar tarihsel bir geri dönüşü temsil ederken, Filistinliler açısından bin yıllık yerleşik yaşamın ve siyasal varlığın devamı anlamına geliyor. İran’ın 1979 Devrimi sonrasında sürece dâhil olmasıyla birlikte çatışma, Sünni-Şii eksenini de içine alan bölgesel bir boyut kazandı. Tahran yönetimi, “Direniş Ekseni” olarak tanımlanan yapı aracılığıyla İsrail karşıtı silahlı aktörlerin en önemli destekçisi konumuna geldi. Birçok akademik değerlendirme, bu süreci emperyal paylaşımın uzun vadeli sonuçlarından biri ve klasik bir bölgesel güvenlik ikilemi örneği olarak tanımlıyor: Taraflardan hiçbiri kendini güvende hissetmediği sürece, geri adım atmaya yanaşmıyor.

1917-1947: Emperyal miras ve demografik dönüşüm

I. Dünya Savaşı’nın ardından Osmanlı Devleti’nin Filistin’den çekilmesiyle bölge İngiliz Mandası altına girdi. 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu, Britanya’nın Filistin’de bir Yahudi ulusal yurdunun kurulmasını destekleyeceğini ilan ettiğinde, bölgedeki Yahudi nüfus oranı yüzde 10’un altındaydı. 1930’lu yıllarda Avrupa’da yükselen antisemitizm ve Nazi Almanyası’ndaki zulüm, Yahudi göçünü hızlandırdı; bu süreçte Yahudi nüfusu yüzde 30’lara yaklaştı.

Toprak alımları, silahlı Yahudi örgütlenmelerinin (Haganah ve Irgun gibi) ortaya çıkması ve Arap toplumundaki huzursuzluk, 1936-1939 yılları arasında Büyük Arap İsyanı’na yol açtı. İngiliz yönetimi isyanı askeri yöntemlerle bastırırken, aynı zamanda Yahudi göçünü sınırlamaya çalıştı. Bu politika, Yahudi silahlı örgütlerin daha da radikalleşmesine neden oldu.

II. Dünya Savaşı ve Holokost’un ardından uluslararası kamuoyunda Yahudi devleti fikrine verilen destek arttı. Birleşmiş Milletler, 1947 yılında kabul ettiği 181 sayılı Bölünme Planı ile Filistin topraklarının yüzde 56’sının Yahudi devletine, yüzde 44’ünün ise Arap devletine bırakılmasını öngördü; Kudüs ise uluslararası bir statüye sahip olacaktı. Yahudi tarafı planı kabul ederken, Arap tarafı reddetti. Bunun ardından bölgede iç savaş başladı. 14 Mayıs 1948’de İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesinden bir gün sonra Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları bölgeye müdahale etti.

1948-1967: Nakba, mülteci sorunu ve ‘Altı Gün Savaşı’

Filistinliler açısından 1948 yılı, “Nakba” (Büyük Felaket) olarak tanımlanıyor. Bu dönemde 700 binden fazla Filistinli evlerinden ayrılmak zorunda kaldı, 400’ün üzerinde köy tamamen ortadan kalktı. İsrail açısından ise bu süreç “Bağımsızlık Savaşı” olarak görülüyor ve ülkenin Filistin topraklarının yaklaşık yüzde 78’ini kontrol altına almasıyla sonuçlandı. Savaşın ardından Batı Şeria Ürdün’ün, Gazze Şeridi ise Mısır’ın denetimine geçti; Kudüs ikiye bölündü.

1956 Süveyş Krizi’nde İsrail, İngiltere ve Fransa ile birlikte Mısır’a saldırdı ve Sina Yarımadası’nı kısa süreliğine işgal etti. Ancak uluslararası baskılar sonucu geri çekilmek zorunda kaldı. 1964 yılında kurulan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), başlangıçta Arap devletlerinin etkisi altındayken, 1967 sonrasında Yaser Arafat liderliğinde daha bağımsız bir siyasi ve askeri aktöre dönüştü.

1967 Altı Gün Savaşı, çatışmanın seyrini kökten değiştirdi. İsrail’in saldırıları sonucunda Batı Şeria, Gazze Şeridi, Sina Yarımadası, Golan Tepeleri ve Doğu Kudüs işgal edildi. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 242 sayılı kararı “toprak karşılığı barış” ilkesini gündeme getirse de, bu çerçeve hayata geçirilemedi. İşgal, İsrail toplumunda da ciddi tartışmalara yol açtı; bazı kesimler bu bölgeleri “kurtarılmış topraklar” olarak değerlendirirken, diğerleri uzun vadeli bir güvenlik riski olarak gördü.

1967-1987: FKÖ’nün yükselişi, Lübnan işgali ve Hizbullah’ın ortaya çıkışı

1973 Yom Kippur Savaşı’nda Mısır ve Suriye’nin sürpriz saldırısı, İsrail’i hazırlıksız yakaladı ve ciddi kayıplara yol açtı. Ancak İsrail karşı saldırıyla askeri üstünlüğü yeniden sağladı. Savaş, 1978 Camp David Antlaşmaları ile Mısır’ın Sina Yarımadası’nı geri alması ve İsrail ile barış yapmasıyla sonuçlandı. Bu durum, Mısır’ın Arap dünyasında diplomatik olarak yalnızlaşmasına neden oldu.

FKÖ, 1970’te Ürdün’den (Kara Eylül) ve 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgali sonrasında Beyrut’tan çıkarıldı; örgüt merkezini Tunus’a taşıdı. 1982 Lübnan Savaşı sırasında yaşanan Sabra ve Şatilla katliamları, uluslararası kamuoyunda büyük tepki uyandırdı. İsrail işgali, İran destekli Şii direniş hareketinin ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1985 yılında Hizbullah resmen kuruldu ve 2000 yılına kadar süren gerilla savaşı sonucunda İsrail, güney Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı.

1987-2000: İntifadalar ve Oslo süreci

1987’de başlayan Birinci İntifada, işgal altındaki Filistin topraklarında geniş katılımlı bir sivil ayaklanma olarak ortaya çıktı. Taş atan çocukların İsrail tanklarıyla karşı karşıya geldiği görüntüler, dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Bu süreç, FKÖ’yü yeniden uluslararası muhatap haline getirdi ve 1993 Oslo Antlaşmaları’nın önünü açtı.

Oslo süreci kapsamında İsrail, FKÖ’yü tanıdı; Yaser Arafat Filistin Yönetimi’nin başına geçti ve Filistinlilere sınırlı özerklik tanındı. Ancak İsrail yerleşimlerinin hızla genişlemesi, anlaşmaların ruhuna aykırı bir tablo yarattı. 2000 yılında Ariel Şaron’un Mescid-i Aksa’yı ziyaret etmesi, İkinci İntifada’yı tetikledi. Bu dönemde silahlı çatışmalar, intihar saldırıları ve kent merkezlerinde yaşanan şiddet olayları öne çıktı. Beş yıl süren İntifada sırasında yaklaşık 4 bin Filistinli ve bin İsrailli hayatını kaybetti; barış süreci fiilen sona erdi.

2000-2023: Hamas, Gazze ablukası ve ‘Direniş Ekseni’

2005 yılında İsrail, Gazze Şeridi’ndeki yerleşimlerini tek taraflı olarak boşalttı. 2006 seçimlerini Hamas’ın kazanmasının ardından, 2007’de örgüt Gazze’nin kontrolünü ele geçirdi. Bunun üzerine İsrail ve Mısır, Gazze’ye yönelik kapsamlı bir abluka uygulamaya başladı.

2008-2009, 2012, 2014 ve 2021 yıllarında Gazze’de dört büyük savaş yaşandı. Bu çatışmalarda binlerce Filistinli sivil yaşamını yitirdi. İran, 1979 Devrimi sonrasında İsrail ile tüm ilişkilerini keserek Hizbullah, Hamas, İslami Cihad, Suriye yönetimi, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husileri kapsayan “Direniş Ekseni”ni oluşturdu. Bu yapı, İsrail’e karşı asimetrik bir savaş stratejisi izlerken, İsrail de İran’ın nükleer programını varoluşsal bir tehdit olarak değerlendirdi.

2023-2025: 7 Ekim ve bölgesel savaş riski

7 Ekim 2023’te Hamas’ın düzenlediği “Aksa Tufanı” operasyonu, İsrail tarihinde benzeri görülmemiş bir güvenlik zafiyetine yol açtı. Saldırılarda 1.200 İsrailli hayatını kaybetti, 250 kişi rehin alındı. İsrail’in Gazze’ye verdiği askeri karşılık son derece yıkıcı oldu. 2025 Kasım’ına kadar geçen sürede yaklaşık 70 bin Filistinli yaşamını yitirdi, Gazze’nin yaklaşık yüzde 70’i ağır hasar gördü.

Çatışmalar Lübnan’da Hizbullah, Yemen’de Husiler ve Irak’taki Şii milisler üzerinden bölgesel bir nitelik kazandı. 2024 yılının Nisan ve Ekim aylarında İran ile İsrail arasında ilk kez doğrudan füze saldırıları yaşandı. 2025 Haziran’ında kamuoyunda “12 Gün Savaşı” olarak anılan kısa ancak yoğun çatışma, İsrail’in İran’daki nükleer tesisleri hedef almasıyla zirveye ulaştı.

Ekim 2025’te ABD’deki Trump yönetiminin arabuluculuğuyla Hamas ve İsrail arasında da ateşkes ilan edildi. Rehineler serbest bırakıldı, Gazze’ye insani yardım koridorları açıldı ve yeniden inşa süreci başlatıldı. Ancak sahadaki gelişmeler, ateşkesin kalıcı ve eksiksiz biçimde uygulanmadığını ortaya koydu.

İsrail ordusu, ateşkes sonrasında da çeşitli gerekçelerle Gazze’de hava saldırıları ve nokta operasyonları gerçekleştirdi; bu saldırılarda çok sayıda sivil hayatını kaybetti. Uluslararası insan hakları kuruluşlarının ve yerel sağlık kaynaklarının verilerine göre, ateşkes sürecinde yaşanan ihlallerle birlikte Ocak 2026 itibarıyla hayatını kaybeden Filistinlilerin sayısı 72 bine yaklaşırken, ölenlerin büyük bölümünü kadınlar, çocuklar ve yaşlılar oluşturdu. Bu durum, ateşkesin fiili olarak kırılgan bir güvenlik düzenlemesi olmaktan öteye geçemediği ve siviller açısından kalıcı bir koruma sağlamadığı yönündeki eleştirileri güçlendirdi.

2025 Sonrası: Kırılgan denge

20 Kasım 2025 itibarıyla bölgede çatışma yoğunluğu belirgin biçimde azalmış olsa da, ateşkes sahada tam anlamıyla karşılık bulmuş değil. İsrail güçleri, zaman zaman Gazze’ye yönelik askeri operasyonlar düzenlemeyi sürdürüyor. Bu durum, ateşkesin fiilen kesintili işlediğini ve kırılganlığını koruduğunu ortaya koyuyor.

Ayrıca temel sorunlar çözüme kavuşmuş değil. İsrail yerleşimlerinin genişlemesi sürüyor, Filistinli mültecilerin dönüş hakkı tanınmıyor, Kudüs ve Mescid-i Aksa’nın statüsü belirsizliğini koruyor. Gazze’nin gelecekteki yönetim modeli netleşmiş değil. İran’ın nükleer programı, Hizbullah’ın silahlı varlığı ve Hamas’ın siyasi etkisi bölgesel denklemde varlığını sürdürüyor.

Akademik çevrelerde hâkim olan nesnel değerlendirmeler, bu çatışmanın yalnızca dini ya da etnik bir anlaşmazlık olmadığını; modern milliyetçiliklerin aynı toprak üzerinde çatışmasının ve büyük güçlerin bölge üzerindeki etkisinin bir sonucu olduğunu vurguluyor. Bu yaklaşıma göre kalıcı barış, 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin uluslararası garantilerle kurulması ve İsrail’in güvenlik kaygılarının eş zamanlı olarak giderilmesiyle mümkün olabilir. Aksi halde her ateşkes, yalnızca bir sonraki çatışmanın geçici aralığı olmaktan öteye geçmeyecektir.

2025 ateşkesi, bugüne kadar en ağır insani bedellerden biri ödenerek sağlanan ateşkeslerden biri olarak kayda geçti. Aynı zamanda, nükleer gölge altında yaşanabilecek yeni bir savaşın sadece bölgeyi değil, küresel sistemi de etkileme riski taşıdığı bir dönemde, belki de son diplomatik fırsat olarak görülüyor.

Haber: Vedat AK