Tülay Hatimoğulları, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada hem çözüm sürecine hem de ekonomi ve demokrasi başlıklarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Hatimoğulları, kalıcı barışın sağlanabilmesi için Abdullah Öcalan’ın statüsünün yasal düzenlemeyle tanınması gerektiğini söyledi.
DEM Parti Eş Genel Başkanı, konuşmasına 21 Şubat Dünya Anadili Günü dolayısıyla Arapça başlayarak dil çeşitliliğinin insanlığın ortak zenginliği olduğunu ifade etti. Yok olma tehlikesi altındaki dillere dikkat çekti.
Ekonomi ve yoksulluk eleştirisi
Hatimoğulları, açlık ve yoksulluk sınırlarının yükseldiğini, yardıma muhtaç kişi sayısının arttığını belirterek asgari ücret ve en düşük emekli maaşının yükseltilmesi gerektiğini savundu. Ekonomik tablonun geniş kesimleri zorladığını söyledi.
Gençler ve işsizlik gündemde
Konuşmada genç işsizliği ve eğitim dışında kalan gençlere de değinen Hatimoğulları, gençlerin önemli bölümünün geleceğini yurt dışında aradığını ifade etti. Genç kadınlara yönelik uygulamaların da eleştirilmesi gerektiğini belirtti.
Meclis'e yasal düzenleme çağrısı
Hatimoğulları, çözüm sürecine ilişkin değerlendirmesinde şiddetin devre dışı kaldığı, müzakere ve demokratik siyaset zeminine dayalı bir dönemin başlaması gerektiğini söyledi. Meclis’te yasal güvencelerin oluşturulmasının önemine işaret etti.
"Barışın temeli hukuk olmalı"
Kalıcı barışın temennilerle değil, hukuk ve kurumlarla sağlanabileceğini dile getiren Hatimoğulları, demokratikleşme adımlarının hızlandırılması çağrısında bulundu. Sürecin yalnızca söylemde kalmaması gerektiğini vurguladı.
Tülay Hatimoğulları'nın açıklamasının satırbaşları şu şekilde;
"Türkiye tarihin en kritik, en kırılgan ama gerçekçi bir çözüm çizgisinde de ilerlenirse umut dolu günler vadeden bir dönemden geçiyoruz. Önümüzde duran günler sıradan günler değil. 100 yıllık bir düğümün çözülüp çözülmeyeceğine karar vereceğimiz günler. Bu çerçevede İmralı heyetimizin 18 Şubat'ta yaptığı açıklamadaki Sayın Öcalan'ın ifadesi çok önemli, bir siyasi beyan niteliğindedir. Bu beyanda Sayın Öcalan'a ait bir cümlenin altını özellikle çizmek istiyorum. 'Biz artık nasıl bir araya geleceğimizi ve barış içinde bir arada nasıl yaşayacağımızı tartışmak istiyoruz. Evet, birlikte nasıl yaşayacağız?' Bu soru Türkiye'nin temel sorusudur. Bu soru ve cevabı bulmak, yeni dönemin pusulasını bulmak demektir. Biz artık zora dayalı yaşamın sonucu olan ölümü değil, rızaya dayalı olan özgür ve demokratik bir yaşam sürmek istiyoruz. Bu soru artık ülkenin ödevidir.
Dolayısıyla bu soruya yanıt düşünmek, öneri üretmek, katkı vermek 86 milyon yurttaşın ortak sorumluluğudur.
Dönem şiddetin devreden çıktığı, sözün ve siyasetin konuştuğu bir demokratik bütünleşme dönemi olmalıdır. Toplumsal uzlaşıyı esas alan Meclis zeminindeki yasal güvenceler hayata geçirilmelidir. Mesele artık aynı evin içinde kuralları nasıl koyacağımızdır. Bunun müzakeresini yürütmenin zamanı geldi de geçti. Milli Dayanışma Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun Raporu kamuoyuyla paylaşıldı. Açık söylemeliyim ki komisyon raporunun eksiklikleri, yetersizlikleri var. Toplumsal gerçeklerle uyumlu olmayan yönleri var. Raporda kullanılan dil eski ve ezberlere dayanıyor. Oysa bu raporun dili çözüm dili olmalıydı. Yeni yepyeni bir dil olmalıydı. Kürt sorunu terör parantezine sıkıştırılarak ancak kendinizi kandırırsınız. Kürt meselesini sadece bir güvenlik sorunu, bir terör sorunu gibi parantezler içinde sıkıştırmaya kalkmanız kabul edilebilir bir şey değildir. Toplumsal, siyasal, tarihsel yangını görmezden gelmek demektir. Kürt korkusuna dayalı, hakikatten uzak bir siyaset mantığından artık çıkmanın zamanı geldi de geçti.
AİHM ve AYM kararlarını hayata geçirmek için bir yasal düzenlemeye gerek yok. Bu bekleme son derece keyfi bir beklemedir. Mesela Demirtaş Yüksekdağ, Kavala, Can Atalay neden hala içeride? Kayyımlar neden hala belediye başkanlarının ve belediye eşbaşkanlarının koltuklarında oturuyor? İmamoğlu ve diğerleri neden hala tutuklu yargılanıyor? Ayrıca Sayın Kurtulmuş'un ve diğer iktidar temsilcilerinin işaret ettiği bayram sonrasını beklemenin bir manası yoktur. Gelin bu hayırlı ayda hayırlı işleri hep beraber yapalım. İnfaz Kanunu'nu çerçeve kanun, demokratikleşme kanunu bu ay çıkaralım. Bayramda 86 milyona müjdeler ve mutlulukları armağan edelim. Biz DEM Parti olarak buradayız. Demokrasi, eşitlik, özgürlük perspektifimize güveniyoruz. DEM Partinin önü açılmalıdır ve buradan iktidara çağrımızdır. Meclis bu konuda üzerine düşen görev ve sorumlulukları yapmalı. DEM Parti'nin bu konudaki önerilerine açık olunmalı.
Tarih bize şunu çok net bir biçimde öğretti; İnkar isyanı doğurdu. Artık eski dilden, çözümsüzlükten, şiddet dilinden vazgeçilmeli. Müzakere ve barış diline geçmek zorundayız. Barışın mimarisi temennilerle değil, ilkelerle, yasalarla ve kurumlarla sağlanır. Söz icraata dönüşmelidir. Bizim ihtiyacımız olan bin yıllık kardeşlik hukukunun bugün demokratik ilkeleriyle eşitlik ve özgür değer özgürlük değerleriyle kurulmasıdır.
Tam da böylesi bir atmosferde sözün en hayati yerine meselenin kalbine gelmek istiyorum. Sayın Öcalan'ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısını yaptığı günün yıl dönümüne 3 gün kaldı. Türkiye tarihinin en önemli eşiklerinden biriydi o gün. Bu tarih, tüm ezberlerin bozulduğu, barış iradesinin en net, en yalın, en güçlü bir şekilde ortaya konduğu gündü. Kürt siyasi hareketi ve Sayın Öcalan bu tarihin gerekliliklerini yerine getirmiş, barış elini havada bırakmamış, silahları susturma iradesine iradesini beyan etmiştir. Şimdi sıra devletin. Nasıl ki Kürt tarafı silahların devreden çıkması ve demokratik siyasetin esas alınması yönünde tarihsel bir irade ortaya koyduysa devlet de buna karşılık çözümü güvenlikçi yöntemlerle değil hukukta, siyasette, demokratik düzenlemede aradığını açıkça ortaya koymalıdır.
Peki, bu süreçte ne yapmalı; kalıcı bir barış için Sayın Öcalan'ın statüsü yasal bir düzenleme ile tanınmalı ve hukuki güvence altına alınmalıdır. Bu süreç; sözde kalmamalı, Meclis çatısı altında yasal düzenlemeler hızlıca yapılmalı. Kürt’e barış Türkiye geneline ise demokrasi yaklaşımı hızlıca hayata geçirilmeli. Muhaliflere dönük soruşturmalar derhal son bulmalı. Kayım düzeni bitmelidir. Halkın iradesine ve seçilmişlere kesintisiz saygı esas alınmalıdır. Kürtlerle ilişki 'terör' ve güvenlik parantezinden çıkarılmalı. Eşit yurttaşlık ve demokratik ortaklık zeminine oturmalı. Devlet vatandaş bağı inkarla değil, kabul adalet ve onurlu barış temelinde kurulmalıdır. Siyasi barış ve toplumsal barışa ekonomik barış eşlik etmelidir. 27 Şubat'ın yıl dönümüne yaklaşırken; sadece iyi niyet beyanları değil, somut yasal adımlar atılmalı. Bizler bunları bekliyoruz.
Gelin barışı hatırlanan bir gün olmaktan çıkarıp işleyen bir düzen haline getirelim. Her daim teklifimiz budur ve bu konuda emek veriyoruz. Daha da emek vermeye hazırız. Silahların sonsuza dek sustuğu ve siyasetin konuştuğu o yeni dönemi birlikte kuralım. Demokratik siyaset dışında bir yol yok mu? Ve biz bu yolu sonuna kadar yürüyeceğiz. Çünkü bu memleket bizim. Çünkü bu memleket hepimizin. Çünkü biz bu memlekette yaşamak istiyoruz. Sevgili Nazım'ın dediği gibi; 'Yaşamak, yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine’." (MA)





