Günümüz dünyası alışık olunmayan bir değişim ve dönüşüm sürecinden geçiyor. Devlet yapılarında ve ekonomik sistemlerde köklü, sarsıcı değişiklikler yaşanıyor. Para ve kaynak yönetimi, üretim, pazarlama ve paylaşım süreçleri her geçen gün daha karmaşık hale geliyor.
Eşitliğin bozulduğunu söylemeyeceğim; çünkü ekonomik sistem içerisinde eşitlik zaten büyük ölçüde teorik bir kavramdı. Gerçek yaşamda mutlak eşitlik hiçbir zaman var olmadı. Para ve gücün hükmettiği alanlarda bugün yeni ama özünde oldukça vahşi yöntemler devreye giriyor.
Bu değişimin temelinde teknolojik gelişmeler, bilişim ve savunma sanayisindeki baş döndürücü yenilikler yatıyor. Küresel ekonomik sistemin yeni argümanları, insanlık tarihinin farklı bir evresine işaret ediyor. Yaşanan dönüşüm yalnızca teknik ilerlemelerle açıklanamaz. Aynı zamanda ekonomik sistemin, devlet yapılarının ve toplumsal ilişkilerin yeniden biçimlendiği tarihsel bir döneme denk geldiği açıkça görülüyor. Kripto para, yeni enerji kaynakları ve robotik üretim modelleri yeni dönemin şifreleri olarak karşımıza çıkıyor.
Her şeyden önce, bugüne kadar geçerli olan küresel ekonomik sistem son birkaç on yılda üretimden çok finansal hareketlerin belirleyici olduğu yeni bir yapıya doğru evrildi. Sanayi boyut değiştirdi, tarım alabildiğince makineleşti, ticaret ise her zamankinden daha fazla tekelleşti.
Sermaye dolaşımı hızlandı, dijital teknolojiler ekonomik hayatın merkezine yerleşti ve sanal ekonomik araçlar günlük yaşamın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Bir zamanlar güvenli yatırım olarak görülen birçok emtia ve üretim biçimi gözden düştü ya da düşürülmeye çalışıldı. Nakit para yerine kredi kartı kullanımı olağan hale geldi. Bu dönüşüm yalnızca piyasalarda değil, devletlerin işleyişinde ve üretim alanlarında da etkisini gösterdi.
Bugün özellikle küresel ölçekte etkili olan devletler, ekonomik ve teknolojik değişime uyum sağlayacak şekilde yeniden yapılanıyor. Karar alma süreçleri merkezileşirken ekonomik politika alanları uzmanlaşma adı altında daraltılıyor. Devlet ile büyük sermaye arasındaki ilişki her zamankinden daha görünür hale geliyor. Yer yer sermaye, devlet aygıtının önüne geçiyor ve hayati kararlarda belirleyici rol oynuyor.
Ekonomik büyümenin temel ölçütü olan üretim, sürekli tüketimi esas alan bir mantıkla sürdürülüyor. Üretim, dağıtım ve pazarlama süreçleri insan ihtiyaçlarını karşılamaktan çok yeni ihtiyaçlar üretmeye yöneliyor. Tüketim özendirilirken sermaye birikimi yeni bir boyuta taşınıyor. Küresel markalar ve uluslararası şirketler dünyanın farklı coğrafyalarında benzer yaşam tarzları yaratırken, yerel üretim ve yerel kültür giderek daha fazla baskı altında kalıyor.
Yediğimiz gıdadan kullandığımız teknolojiye, giydiğimiz elbiseden okuduğumuz kitaba, izlediğimiz içeriklerden gündelik alışkanlıklarımıza kadar pek çok unsur küresel ekonomik ağların etkisi altında şekilleniyor. Milyonlarca insan aynı tüketim kalıplarına yönlendiriliyor.
Bu süreçte yalnızca ekonomik tercihler değil, düşünce ve yaşam biçimleri üzerindeki müdahaleler de sistematik hale geliyor. Yayınevleri, basın-yayın kuruluşları ve çeşitli düşünce merkezleri küresel ölçekte etkili yapıların etkisi altında şekilleniyor.
Rekabet, verimlilik ve daha fazla kâr kavramları hayatın hemen her alanına nüfuz ediyor. İnsan ilişkilerinden eğitime, kültürden siyasete kadar birçok alan piyasa mantığının etkisi altına giriyor. Böylece insan ihtiyaçlarını merkeze alması beklenen ekonomik sistem, giderek daha fazla kârı esas alan bir yapıya dönüşüyor.
Bu öyle bir noktaya geliyor ki, kâr sistematiğinin işlemesi için neredeyse her şey olağan kabul ediliyor. En yüksek kârın temel ölçüt haline gelmesiyle insan ve doğa ikinci plana düşüyor; aşınıyor, yıpranıyor ve gerçeklikten uzaklaşıyor.
Bu yapı, geçmişten gelen tahakküm sistemlerini büyüterek yeni bir boyuta taşıyor. Tarih boyunca devletler ve imparatorluklar ekonomik çıkarlar doğrultusunda yayılmış, savaşmış ve nüfuz alanlarını genişletmiştir. Günümüzde ise aynı süreç farklı araçlarla yürütülüyor. Askeri müdahalelerin yanı sıra ekonomik yaptırımlar, finansal baskılar, teknolojik üstünlük ve veri kontrolü yeni dönemin temel güç unsurları haline geliyor.
Devletlerin yurttaşları üzerindeki denetim kapasitesi de benzer biçimde artıyor. Dijital teknolojiler, veri toplama sistemleri ve gelişmiş bürokratik mekanizmalar sayesinde bireylerin ekonomik ve toplumsal faaliyetleri daha kolay izlenebilir hale geliyor. Demokrasi, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlar siyasal söylemlerde önemini korusa da, bu değerlerin pratikte ne ölçüde karşılık bulduğu giderek daha fazla tartışılıyor.
Küresel dönüşümün en dikkat çekici çelişkilerinden biri de burada ortaya çıkıyor. Sermaye için sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkarken, sıradan insanlar açısından yeni sınırlar ve yeni kırılganlıklar oluşuyor. Dev finans şirketleri dünyanın bir ucundan diğerine kolaylıkla hareket edebilirken, milyonlarca insan ekonomik güvencesizlik, işsizlik, savaş, kredi yükü ve artan vergi, yaşam maliyetleriyle karşı karşıya kalıyor. Adeta yeni bir kölelik dalgası şekilleniyor. Mülteci krizleri ve insani felaketler ise ucuz emek sömürüsünü daha da görünür hale getiriyor.
Bütün bunların sonucu olarak ekonomik krizler artık istisnai olaylar olmaktan çıkıp sistemin kalıcı unsurlarından biri haline geliyor. Ulusal paralar değer kaybediyor, gelir dağılımındaki eşitsizlik büyüyor ve insanların geleceğe dair öngörüleri zayıflıyor. Güvenli görünen ekonomik araçlar bir gecede olağanüstü ölçüde değer kaybedebiliyor. Bu durum bazıları için servete servet katmak anlamına gelirken, bazıları için gerçek bir yıkım oluyor.
Çünkü yaşanan dönüşüm aynı anda ekonomiyi, devleti, toplumu ve insanın gündelik yaşamını etkileyen çok katmanlı bir değişimdir. Kârın temel ölçü haline geldiği, krizlerin olağanlaştığı ve kuralların giderek daha esnek uygulandığı bu yeni dönemde asıl soru şudur:
İnsanlık, teknolojik ilerlemeyi ve ekonomik büyümeyi toplumsal adaletle buluşturabilecek mi; yoksa daha merkezileşmiş ve daha eşitsiz bir dünyanın içinde yaşamaya devam mı edecek?
Ekonomik dönüşümün en dikkat çekici yönlerinden biri, insan emeğinin üretim sürecindeki rolünün giderek azaltılması ve yerine robotların ikame edilmesidir.
Sanayi Devrimi döneminde makineler kas gücünün yerini almıştı. Bugün ise yapay zekâ ve robotik sistemler yalnızca fiziksel emeği değil, zihinsel emeğin önemli bir bölümünü de devralmaya başlamış durumda.
Bir zamanlar yalnızca fabrikalarda kullanılan otomasyon sistemleri artık muhasebeden hukuk hizmetlerine, gazetecilikten müşteri temsilciliğine kadar çok geniş bir alana yayılıyor. Yapay zekâ destekli yazılımlar rapor hazırlıyor, veri analiz ediyor, çeviri yapıyor, içerik üretiyor ve belirli ölçülerde karar verebiliyor. Böylece yalnızca mavi yakalı emekçiler değil, beyaz yakalı çalışanlar da teknolojik dönüşümün doğrudan etkisi altına giriyor.
Kapitalist sistem açısından bakıldığında bu gelişme son derece caziptir. Çünkü robot ücret istemez, sendikalaşmaz, emeklilik talep etmez, hastalanmaz ve grev yapmaz. Bir kez kurulan sistem uzun yıllar boyunca düşük maliyetle çalışabilir. Kâr maksimizasyonunu esas alan ekonomik mantık açısından insan emeğinin yerini makinelerin alması kaçınılmaz bir eğilim olarak görünmektedir.
Bugün birçok ülkede teknolojik işsizlik olarak tanımlanan; genç işsizliğinin artması, güvencesiz çalışma biçimlerinin yaygınlaşması ve gelir dağılımındaki bozulma tesadüf değildir. Teknolojik dönüşümün yarattığı verimlilik artışı toplumun tamamına eşit biçimde yansımamakta, ortaya çıkan servetin önemli bir bölümü sermaye sahiplerinin elinde toplanmaktadır. Böylece üretkenlik artarken toplumsal refah aynı ölçüde büyümemektedir.
Daha da önemlisi, insanlık tarihinin ilk kez "gereksiz emek" tartışmasıyla karşı karşıya kalmasıdır. Geçmişte işsizliğin nedeni üretim yetersizliği ya da ekonomik durgunluk olabiliyordu. Oysa bugün üretim kapasitesi artarken işgücüne olan ihtiyaç azalabilmektedir.
Bu durum gelecekte yeni bir toplumsal sınıfın ortaya çıkmasına yol açabilir: Üretim sürecinin dışında kalan, geçici işlerle yaşamını sürdürmeye çalışan ve ekonomik sistem açısından giderek daha az ihtiyaç duyulan geniş kitleler.
Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel tartışmalarından biri yalnızca ekonomik büyüme olmayacaktır. Asıl soru, yapay zekâ ve robotların ürettiği zenginliğin toplum içinde nasıl paylaşılacağıdır. Eğer bu zenginlik dar bir sermaye çevresinde birikmeye devam ederse, eşitsizlik bugün tahayyül ettiğimizden çok daha büyük boyutlara ulaşacaktır.
Bugün için kesin görünen tek şey şudur:
Sermaye sınıfı her zamankinden daha fazla güçlenirken, yoksulluk da aynı ölçüde derinleşmektedir.