Adliye koridoru

Adliyenin koridoru sabah dokuzda dolar.

Dokuz buçukta ise artık bir koridor değildir; bir memleket haritasıdır.

Ben o haritada yıllardır yürüyorum. Cübbem kolumda, dosyam elimde. Ama size bugün dosyalardan bahsetmeyeceğim. Size koridordan bahsedeceğim. Çünkü adaleti anlamak isteyen, kararları okumadan önce o koridora bakmalıdır.

Kapının hemen yanında yaşlı bir amca oturur. Köyünden sabah namazından önce çıkmıştır. Elinde naylon poşet; içinde tapu fotokopileri, bir şişe su, bir de katlanmış ekmek arası. Kardeşiyle tarla davasındadır. Yedi yıldır. “Avukat bey,” der, “bu iş ne zaman biter?” Ona duruşmanın dört ay sonraya atıldığını söylerim. Yüzüme değil, poşetine bakar. O poşette yedi yılın bütün duruşma günleri vardır.

Biraz ileride genç bir kadın, kucağında bebek. İcra dairesinin kapısında sıra bekler. Eşinin işyeri batmış, senetler protesto olmuş, ev haczi gelmiş. Bebeği susturmaya çalışırken bir yandan da elindeki tebligatı okumaya uğraşır. Okuyamaz. O kâğıtlar, muhatabının anlaması için değil, usulün tamamlanması için yazılmıştır çünkü.

Az ötede bir adam duvara yaslanmış, kimseyle konuşmaz. Çevirmen bekler. Dili yoktur bu koridorda; derdini anlatacak kelimeleri başka bir memlekette kalmıştır. Duruşma saati gelir, çevirmen gelmez. Duruşma ertelenir. Adam bunu da anlamaz; sadece herkes dağılınca o da dağılır.

Merdiven başında bir anne. Oğlunun duruşması vardır. Cezaevi aracı geç gelmiştir. Kadın her açılan kapıya bakar. O kapılardan mübaşirler çıkar, kâtipler çıkar, avukatlar çıkar; oğlu çıkmaz. Sonunda kelepçeli görür oğlunu. Koridorun ortasında, herkesin içinde, sesini yükseltmeden ağlar. Bu koridorda gözyaşı bile usule uygun dökülür.

Ve çay ocağı. Adliyenin en adil yeridir. Orada davacıyla davalı yan yana oturur, sanıkla müşteki aynı bardaktan demlenen çayı içer. Kimse kimseye dosya numarasını sormaz.

Şimdi soracaksınız: Bunları niye anlatıyorsun?

Şunun için: Biz adaleti hep rakamlarla konuşuyoruz. Şu kadar dosya, şu kadar hâkim, şu kadar duruşma. Oysa adalet, istatistik değildir. Adalet, o koridorda geçen ömürdür.

Bir davanın yedi yıl sürmesi, hukuk diliyle “makul sürenin aşılması”dır. Koridor diliyle ise şudur: Bir insanın torununun doğumunu, kızının düğününü, kendi ameliyatını hep “duruşmadan sonraya” ertelemesidir.

Bir tebligatın anlaşılmaz olması, hukuk diliyle “usul ekonomisi” meselesidir. Koridor diliyle ise şudur: Kucağında bebeğiyle bekleyen o kadının, kendi hayatı hakkında verilmiş kararı bir yabancıdan dinlemek zorunda kalmasıdır.

Anayasa, hak arama hürriyetini herkese tanır. Ama koridor bize başka bir şey öğretir: Hakkı aramak ile hakka ulaşmak arasında uzun, yorucu ve çoğu zaman karanlık bir mesafe vardır. O mesafeyi kimi parasıyla kısaltır, kimi sabrıyla yürür, kimi yolda kalır.

Ben bu koridorda çok şey gördüm. Kazandığı davanın sevincini yaşayamayacak kadar yorulmuş insanlar gördüm. Haklı çıktığı gün “keşke hiç başlamasaydım” diyenleri gördüm. Ve şunu öğrendim: Geç gelen adalet, gelmiş sayılmaz; sadece dosya kapanmış sayılır.

Peki suç kimin? Hâkimin mi? O da o koridorun bir başka odasında, önünde yüzlerce dosyayla, kendi imkânsızıyla boğuşuyor. Kâtibin mi? Mübaşirin mi? Hayır. Suç, kişilerde değil; bu yükü yıllardır görüp de omuzları güçlendirmeyen anlayıştadır. Daha çok hâkim, daha çok personel, daha sade usul, daha anlaşılır bir dil... Bunlar lüks değil; o koridordaki her insanın anayasal hakkının gereğidir.

Akşam beşte koridor boşalır.

Yaşlı amca köyüne döner; poşetine bir duruşma günü daha ekler. Kadın bebeğini uyutmuştur; tebligatı komşusunun okumuş oğluna gösterecektir. Anne, oğluna götürdüğü ama veremediği hırkayı çantasına geri koyar.

Koridor susar.

Ama koridor unutmaz.

Mermer, ayak sesini unutur; bekleyeni unutmaz.

Adalet sarayları taştan yapılır; adalet ise o taşların arasında bekleyen insana gösterilen saygıdan.

Bu koridorda ömür tüketilmez. Bu koridorda ömre yer açılır — ya da açılmalıdır.