Sosyal medyada dolanırken karşıma çıkan bir paylaşım beni hayli düşündürdü…Bir genç şöyle sitem etmişti:“Beş yıllık sevgilimden ayrıldım ama sabah saat beşte akbil basıp işe gideceğim; hangi ara şiir yazayım?” Hoş, o genç şiir yazsaydı da bu cümlesi kadar yankı uyandırmazdı muhtemelen. Çünkü burada sadece bir ayrılık yok; bir yorgunluk, bir çaresizlik, yaşamın yüküyle baş etmeye çalışan bir insanın sessiz yakarışı var.
Lafı eğip bükmeden söylemek gerekirse: Aç karınla felsefe, sanat ve bilim gibi yüksek insani faaliyetler yapılamaz. Antik Yunan’da felsefe tokların işiydi. İstisnalar tabii ki vardır; bazı filozoflar ve bilim insanları çevresel engelleri aşacak kabiliyete sahip olmuşlardır. Ama bu tekil örnekler gerçeği değiştirmez. Çoğu insan için yoksulluk, hem üretime hem de tutarlı, dengeli bir idealist olmaya engeldir. Daha da ötesi, yoksulluk, insanı değerlerinden, siyasi görüşünden, ilke ve inançlarından ödün vermeye ve hatta bunları ‘satmaya’ iter. Albert Camus,“İnsan aç kalmaya görsün, inançlarını bile yer." derken sadece etkileyici bir aforizma sıkmıyordu; insanın ahlaki sınırlarının fizyolojik sınırlarına ne kadar bağlı olduğunu anlatıyordu.
Bu durumu tarih ve dini metinler de doğrular. Sahabelerden Ebû Zer el-Gıfârî’nin ifadesi oldukça düşündürücüdür:“Fakirlik bir kapıdan girince din öbür kapıdan çıkar.” Çok çarpıcı değil mi? Yani mukaddesatımız bile mal ve mülkle tutunur. Hz. Musa’nın kavmi de ona, “Ey Musa, sen doğru söylüyorsun ama karnımızı Firavun doyuruyor." dememiş miydi? Aç kalma korkusuyla nasıl da hakikate sırt çevirmişlerdi. Evet açlık, insanı bir anda farklı bir kulvara savurur. Tiranlar bunu iyi bilir; karnı doyurulan insan minnettar ve itaatkardır; özgürlük ise tokların talebidir.
Modern sosyoloji de bu gerçeği formülize etmiştir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini hatırlayın: Piramidin en altında yiyecek, barınma ve güvenlik vardır; bunlar karşılanmadan insanın ahlaki değerlere, entelektüel ilgilere veya estetik duyarlılıklara tutunması mümkün değildir. Kendini gerçekleştirmek, karnı doymayan biri için soyut ve romantik bir kavramdır. Açlık insanı ‘yaşamaya’ değil, ‘hayatta kalmaya’ mahkûm eder. Ve hayatta kalmaya çalışan biri için doğru ya da yanlış, güzel ya da çirkin kavramlarının pek kıymeti yoktur.
O halde şu bir kesin: Yoksulluk, sadece ekonomik bir mesele değil, bir ahlak krizidir. Enflasyonun en yıkıcı tarafı da tam burada belirir. Süleyman Demirel, kendine has üslubuyla bu hazin gerçeği şöyle ifade ediyordu:“Enflasyon devletleri yıkan bir olaydır. Milletleri içinden bozan bir olaydır. Enflasyon sadece pahalılık değildir. Ahlakı bozar; borcu olan borcunu ödemez, alacağı olan alacağını alamaz. Hırsızlıktan, soygundan, fuhuşa kadar hemen hemen bütün yolları açar.”
Gerçekten de yoksulluk ve enflasyon yalnızca ekmeğe değil, erdeme de saldırır; hırsızlığı, yalakalığı, ikiyüzlülüğü meşrulaştırır. Çünkü hepsi hayatta kalmak için başvurulması gereken birer araç haline gelir. Açlık, insanı onurlu bir mücadeleden rekabetçi bir hayatta kalma savaşına sürükler. Dayanışma yerini yarışa, kardeşlik yerini kıskançlığa bırakır.
İnsanın kendini ifade ettiği her alan -sanat, felsefe, siyaset, inanç- tok bir mideyle değilse bile, en azından doyurulmuş bir varoluşla mümkündür. Açlık, insanı küçültmez belki ama daraltır. Düşünceyi, vicdanı, ahlakı ve hatta hayal gücünü bile daraltır. Çünkü aç kalan insan, yarını değil, bugünü düşünür.
O yüzden yoksulluk, sadece cebin değil, ruhun da imtihanıdır. Önce karın doyacak ki, akıl düşünebilsin, gönül hissedebilsin; aksi halde en asil fikirler ve en saf duygular bile bir kuru ekmeğe feda edilir.