Bilim insanları, yaklaşık 415 milyon yıl öncesine ait fosiller üzerinde yaptıkları yeni analizlerde, şimdiye kadar bilinen en büyük akrep türlerinden biriyle karşılaştı. "Palaeontology" dergisinde yayımlanan araştırmada, "Praearcturus gigas" adı verilen soyu tükenmiş türün bir metreden daha uzun olabileceği ve yaklaşık 16 santimetreye ulaşan dev kıskaçlara sahip olduğu belirlendi.

Araştırmaya konu olan fosiller yeni bir kazıda bulunmadı. 19. yüzyıldan bu yana müzelerde korunan örnekler, modern görüntüleme teknikleri ve karşılaştırmalı anatomi yöntemleriyle yeniden incelendi.

İlk kez 1871 yılında tanımlanan fosiller uzun yıllar farklı canlı gruplarına ait sanıldı. Daha sonra dev bir akrep türü olabileceği öne sürülse de eksik kalıntılar nedeniyle kesin bir sınıflandırma yapılamamıştı.

Yeni çalışmada yüksek çözünürlüklü görüntüleme ve kesitsel analiz yöntemleri kullanılarak canlıya ait kıskaç ve gövde yapıları yeniden değerlendirildi. Elde edilen bulgular, fosillerin erken dönem bir akrep türüne ait olduğuna dair güçlü kanıtlar sundu.

Suda ya da yarı suda yaşamış olabilir

Araştırmacılar, Praearcturus gigas'ın bazı anatomik özelliklerinin tamamen karasal bir yaşam biçimine işaret etmediğini belirtti. Fosillerin nehir ortamlarında korunmuş olması ve canlıdaki bazı uzantıların günümüz kabuklularına benzemesi, türün suya yakın veya yarı suda yaşayan bir yırtıcı olabileceğini düşündürüyor.

Dev akrebin yaşadığı Devoniyen döneminde karadaki yaşam henüz yeni gelişmeye başlamıştı. O dönemde yeryüzünde ilkel bitkiler ve sınırlı sayıda canlı türü bulunurken, karmaşık ekosistemler henüz oluşmamıştı.

Erken dönem yaşam hakkındaki görüşleri değiştirebilir

Bilim insanlarına göre bir metreden uzun bir yırtıcının bu kadar erken bir dönemde yaşamış olması, kara yaşamının evrimine ilişkin mevcut görüşleri yeniden değerlendirmeyi gerektirebilir.

Uzun yıllardır dev eklembacaklıların yalnızca Karbonifer döneminde ortaya çıktığı düşünülüyordu. Ancak yeni bulgular, büyük vücut yapısının sadece atmosferdeki oksijen seviyeleriyle değil, av kaynaklarının bolluğu ve çevresel koşullarla da bağlantılı olabileceğini gösteriyor.

Araştırmacılar, keşfin erken dönem ekosistemlerin sanılandan çok daha karmaşık ve dinamik bir yapıya sahip olduğunu ortaya koyduğunu vurguladı.