12 Eylül 1980, Türkiye’nin yalnızca siyasi tarihini değil, toplumsal ruhunu, kültürünü ve geleceğini kökten etkileyen bir kırılma anı olarak tarihe geçti. İdeolojik çatışmaları bitirme vaadiyle gerçekleştirilen askeri darbe, sanat, eğitim, medya ve ekonomi gibi alanlarda silinmez izler bıraktı. Özgür düşünce susturuldu, toplumsal muhalefet ezildi, Kürt meselesi kördüğüme dönüştü. 45 yıl sonra, bu tahribat hâlâ hissediliyor. Uzmanlar, geçmişle yüzleşmenin ve ortak değerlerde buluşmanın, daha demokratik bir gelecek için şart olduğunu vurguluyor.

Eleştirel düşünce ve toplumsal muhalefetin kaybı
12 Eylül cuntası, Türkiye’de toplumsal muhakeme ve muhalefet kültürünü planlı bir şekilde hedef aldı. Militarist ve tek tip bir söylem eğitimden medyaya kadar her alana egemen kılındı. Tarih kitapları, resmi ideolojiyi yücelten, eleştirel yaklaşımlara yer vermeyen bir anlatıya dönüştürüldü. Yükseköğretim Kurulu’nun (YÖK) kurulmasıyla üniversiteler özerkliğini kaybetti; muhalif akademisyenler işten atıldı, sürgüne zorlandı veya susturuldu.

Bilimsel araştırmalar, askeri rejimin belirlediği çerçevelere hapsedilerek düşünsel çeşitlilik ve yaratıcılık köreltildi. Bu süreç, korku, yılgınlık ve pasifleşmeyi derinleştirerek bireyleri edilgen bir konuma sürükledi. Sosyologlar, bu dönemin, kadercilik ile lümpenleşme eğilimlerini besleyen bir toplumsal ruh halini kalıcı hale getirdiğini ifade ediyor.

Kültürel alandaki yozlaşma
Askeri yönetimin kültür ve sanat üzerindeki etkisi yıkıcı oldu. Evrensel ve yerel unsurları harmanlayan, eleştirel ve yaratıcı eserlerin yerini, daha yüzeysel ve bireysel temalara odaklanan yapılar aldı. 1960’lar ve 70’lerde toplumsal sorunları işleyen sanatçılar, darbe sonrası uygulanan sansür ve baskılar nedeniyle zorluklarla karşılaştı. Örneğin, Yılmaz Güney’in filmleri yasaklanırken, Cem Karaca gibi muhalif sanatçılar yurtdışına gitmek zorunda kaldı. Müzikte derinlikli ve toplumsal meselelere değinen eserler, daha hafif ve apolitik melodilerle yer değiştirdi. Sinemada ise sanatsal değeri yüksek filmlerin yerini, düşük bütçeli melodramlar ve romantik temalı yapımlar aldı. Adalet Ağaoğlu, Nazım Hikmet gibi ünlü yazarların eserleri dâhil yüzlerce kitap yasaklandı, toplatıldı veya yakıldı. Tiyatro toplulukları kapatıldı, basın üzerindeki denetim sıkılaştırıldı. Sanat tarihçileri, bu dönüşümün toplumun estetik ve entelektüel birikimini zayıflatarak kültürel bir çoraklaşmaya yol açtığını belirtiyor.

Kürt meselesinde derinleşen kriz
1980 müdahalesi, Türkiye’nin en köklü sorunlarından biri olan Kürt meselesini demokratik çözüm zemininden uzaklaştırarak çatışmalı bir alana taşıdı. Kürt kimliğini inkâr eden politikalar yoğunlaşırken, Kürtçe konuşmak, şarkı söylemek ve hatta isim vermek bile yasaklandı. Diyarbakır Cezaevi, sistematik işkencenin ve insanlık dışı muamelelerin sembolü haline geldi. İnsan hakları örgütleri, burada uygulanan baskıların Kürt halkında derin travmalar yarattığını, barışçıl entegrasyon fırsatlarını yok ettiğini ve radikalleşmeyi tetiklediğini belirtiyor. Bu politikalar, on yıllarca sürecek bir çatışma döngüsünün fitilini ateşledi.

Değerlerin istismarı ve toplumsal bölünme
12 Eylül cunta yönetimi, “Türklük”, “İslam”, “Türk milliyetçiliği” ve “Atatürkçülük” gibi kavramları otoriter rejimini meşrulaştırmak için bir araç olarak kullandı. Uzmanlar, bu istismarın toplumsal değerlerin anlamını zedelediğini ve kutuplaşmayı derinleştirdiğini ifade ediyor. Halk, bu değerler etrafında birleşmek yerine ayrıştı. Öte yandan Erdal Eren ve Mustafa Pehlivanoğlu gibi sembol isimlerin idamları, darbenin yalnızca bir kesime değil, tüm topluma yönelik bir baskı rejimi olduğunu gösterdi. 12 Eylül, kolektif iradenin ve toplumsal çeşitliliğin yok edilmesi projesi olarak değerlendiriliyor.

Ekonomik ve sosyal yıkım: Varoşlar ve işsizlik
Darbenin ekonomik politikaları, işsizlik ve düzensiz göç gibi sorunları daha da ağırlaştırdı. Hızlı kentleşme ve varoşların ortaya çıkışı, sosyal yapıyı altüst etti. Bu dönemde yaygınlaşan arabesk kültür, yoksulluk, umutsuzluk ve kent yaşamına uyum sağlayamama gibi duyguların bir yansıması olarak ortaya çıktı. Ekonomistler, yoksulluğun, öfkeli ancak örgütsüz bir kitle yaratarak toplumun enerjisini azalttığını belirtiyor. Varoşlaşma, sadece fiziksel bir değişim değil, aynı zamanda geleceğe dair umutları gölgeleyen bir gerçeklik oldu. Bu, dayanışma ve güven duygusunu da zedeledi.

12 Eylül’ün bitmeyen gölgesi
12 Eylül 1980 darbesi, Türkiye’nin siyasal, sosyal ve kültürel dokusunu derinden sarstı. Kültürel yozlaşmadan Kürt meselesinin çıkmaza girmesine, ekonomik çöküşten muhalefetin susturulmasına kadar uzanan etkileri, bugünün siyasal ve sanatsal ortamında hâlâ yankılanıyor. 12 Eylül, sadece bir tarih değil, Türkiye’nin kolektif hafızasında kapanmamış bir yara olarak duruyor. Sosyologlar ve siyaset bilimciler, bu travmalarla açık bir hesaplaşmanın toplumsal barış ve dayanışma için vazgeçilmez olduğunu belirtiyor. Geçmişin gölgesinden kurtulmak, kutuplaşmayı aşarak demokratik, çoğulcu ve kapsayıcı bir geleceği inşa etmenin temel yolu olarak görülüyor.
Haber: Vedat AK





